Prof. Dr.  Mehmet Kubat

Prof. Dr. Mehmet Kubat

mehmetkubat@gmail.com

ÜMMET BİLİNCİNİ YENİDEN KUŞANMAK

                     ÜMMET BİLİNCİNİ YENİDEN KUŞANMAK

Bugün adına “Çağdaş Uygarlık” denilen, gerçekte ise tam bir sömürü düzeni, kelimenin tam manasıyla bir yıkım makinesi olan Batı Medeniyeti, bütün teknolojik imkânlarını adeta Müslümanları yok etmek üzere tasarlamış, bütün silahlarını Müslümanları toptan yeryüzünden silip süpürmek üzere seferber etmiş durumda. Bu yüzden Müslümanların yaşadığı hemen her yerde oluk oluk Müslüman kanı akıyor. Adeta sıradan bir hayvanın kanından daha değersiz konumda Müslüman kanı… Hayvanlara bir haksızlık yapılmaya görsün, bütün sivil toplum kuruluşları, hayvan koruma dernekleri, haksızlığın giderilmesi için bütün yollara başvuruyor, eylemler, gösteriler, mitingler tertip ediyor, avazları çıktığı kadar bağırıyor, feryad-u figan ediyorlar… Ama iş Müslümanların katline, toplu kıyımına veya soykırımına gelince, ses seda yok, herkes dilsiz, herkes sağır, herkes lal kesiliyor… Hayvan haklarına gösterilen duyarlılığın ve tepkinin zerresi dahi Müslümanlar söz konusu olduğunda gösterilmiyor…

Filistin’de yıllardır yaşanan dramı bilmem anlatmaya gerek var mı? Öz vatanları işgal edilen ve kendi topraklarında sürgün ve mülteci konumuna düşen Filistinli Müslümanlar, öteden beri sistemli ve düzenli bir soykırıma tabi tutuluyor, en yeni teknolojik silahlar üzerlerinde deneniyor, üzerlerine misket bombaları yağdırılıyor, çocuk, yaşlı, hasta demeden herkes öldürülüyor, Müslüman kadınlar tecavüze uğruyor… Ocaklar sönüyor, gözyaşları sel olup akıyor. Zâlim, gaddâr ve kan içici İsrail rejiminin öteden beri Filistin topraklarında sürdürdüğü insanlık dışı zulmü en yakın müttefiki ABD destekliyor, BM’de İsrail’e yönelik bir kınama kararının çıkmasına dahi müsaade etmiyor. Dünyanın gözü önünde hiçbir dine, ahlâka, hukuka ve vicdana sığmayan bu insanlık dışı zulüm bütün şiddetiyle devam ediyor. Ne yazık ki bütün dünyayla birlikte İslâm dünyası da yıllardır Filistin’de devamlı yaşanan bu acı drama seyirci kalıyor…

Malum olduğu üzere, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşen en büyük toplu insan kıyımı Bosna’da, Srebrenitsa’da Müslümanlar üzerinde denendi. Temmuz 1995'te en az 8,733 Bosna’lı sivil Müslüman, “Sırp kasabı” lakabıyla anılan general Ratko Mladiç komutasındaki ağır silahlarla donatılmış Sırp ordusu tarafından hunharca katledildi. Sözüm ona “Uygar Avrupa”nın tam ortasında, Bosna’da, suçsuz, savunmasız, silahsız, tek suçları “Müslüman” olmak olan sivil insanlar toplu halde katledilerek kelimenin tam anlamıyla bir soykırım gerçekleşti. Ama hiç kimsenin ruhu bile duymadı…

2001 Ekim’inde Amerika ve İngiltere, başta İsrail ve işbirlikçileri olmak üzere bizzat batılılar tarafından tezgâhlandığı artık bilinen 11 Eylül Saldırıları'nı gerekçe göstererek, Afganistan’a girdiler. Dönemin ABD Başkanı George Bush’un “terörle mücadele” politikası kapsamında başlattığı bu savaşta Afganistan’da binlerce masum Müslüman hayatını kaybetti, hala bu ölümler hız kesmeden sürüyor…

2003 Mart’ında ABD ve İngiltere tüm dünyanın gözlerinin içine baka baka, yalan yanlış gerekçeler ileri sürerek ve bu yalanlarına 40 kadar ülkeyi de şahit göstererek Irak’ı işgal ettiler. Sonra da bu ülkede, milyonlarca sivil insanın ölümüne sebep oldular. Hala bu ülkede, her gün onlarca, belki de yüzlerce olmak üzere, mütemadiyen insanlar ölmeye devam ediyor. İşte size Irak işgalinin bilançosu: 2 milyon kadar Müslüman katledildi, 4 milyon çocuk yetim kaldı, 800 bin kişiden hala haber alınamıyor, 300 bin kişi hapse atıldı, 3 milyon kadar kişi kendi memleketinde evsiz kaldı, 5 milyon kadar insan ise evinden yerinden ve yurdundan edildi, ülkelerini bırakıp başka coğrafyalara göçe zorlandı. Hepsi bu kadar mı? Hayır, binlerce insan hapishanelere atıldı, işkencelere maruz bırakıldı, Müslüman kadınlara tecavüz edildi, namusları pay-i mal edildi…

Ama kimin umurunda? Tıpkı Arakan’da her gün ölenler hiç kimsenin umurunda olmadığı ve asla da olmayacağı gibi… Evet, Arakan’da yaklaşık 70-80 yıldan beri yaşananlar dehşet verici boyutlarda. Bu bölgede sistemli ve sürekli bir Müslüman kıyımı söz konusu. Müslümanların evlenmelerine ve çocuk sahibi olmalarına dahi izin verilmeyen bu coğrafyada hemen her gün onlarca Müslüman katlediliyor, Müslüman kadınlara tecavüz ediliyor, Müslümanlar kendi ülkelerinden sürülüyor, kovuluyorlar. Daha geçen ay, Haziran 2012’de başlayan şiddet olayları sonucu, sözde hoşgörü dini kabul edilen Budizm’in mensupları, Budist fanatikler 300’ün üzerinde Müslüman köyü ile yüzlerce cami ve medreseyi ateşe verdi. Çoluk çocuk, hasta yaşlı ayırımı yapılmadan Müslümanlar katledildi. Binlerce Müslüman evlerinden ve köylerinden sürülerek dağlarda veya ormanlarda yaşamak zorunda bırakıldı. Müslümanlardan bir kısmı komşu Bangladeş’e sığınmak için teknelerle Naf Nehri ve Hint Okyanusu’na açıldı, ancak Bangladeş hükümetinin mültecileri kabul etmemesi üzerine yüzlerce Müslüman nehirde ve okyanusta boğularak öldü. Bölgede Müslümanlara yönelik yürütülen şiddetin sonucunda tutuklanan 50 bin dolaylarında Müslümanın âkibetinden hâlâ haber yok, İHH’nın raporuna göre 1.000 (diğer bazı kaynaklara göre, sözgelimi YARDIMELİ DERNEĞİ’nin verilerine göre ise 50.000)’den fazla Müslüman hayatını kaybetti ve 90.000’in üzerinde Müslüman da evsiz, yurtsuz kaldı…

Aynı şekilde bugün Suriye’dezâlim Esed rejiminin kendi halkına kaşı başlattığı savaşta ölü sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor. Başta İslâm dünyası olmak üzere bütün dünya, komşumuz Suriye’de gerçekleşen ve on binlerce Müslümanın öldürülmesine neden olan bu kirli savaşı, sadece canlı yayından izleyerek seyirci kalıyor…

Sahi Müslüman kanı neden bu kadar ucuz? Neden Yahudilerin, Hıristiyanların, Budistlerin… değil de sadece Müslümanların kanı akıyor? Cevap belli: Ayarı bozulmuş şerre odaklı topyekün dünya fesat düzeni, zulüm ve gözyaşından başka bir şey üretmiyor da ondan: İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde fesat (bozulma/çürüme) ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır” (Rûm, 30/41) âyeti bu konuyla ilgilidir. Müslümanlar da, söz konusu sisteme ayak uydurmaya çalışarak, kendi yapıp ettikleri, tavırları ve duruşlarıyla bu şerri onayladılar. Size isabet eden her musibet, ancak ellerinizin kazandığı dolayısıyladır” âyeti, Müslümanların başına gelenlerin, biraz da kendi eylemleri sonucu olduğunu açıkça belirtiyor. Zira Müslümanlar dinlerini terk ederek gayri Müslimlerin peşinden gittiler, onları taklit ettiler, onların uydusu haline geldiler, onların kuklası ve kölesi oldular… Üç kuruşluk maddî menfaati tercih ettiler, bıkmadan ve usanmadan dünyalık peşinde koştular… En önemlisi de bir nevi cihanşümul bir aile sistemi demek olan Evrensel Ümmet Kardeşliği şuurundan yoksun kaldılar… “Toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz” (Âl-i İmrân, 3/103) âyetinin açık emrine rağmen bölünüp parçalandılar, “din hususunda ayrılığa düştüler/grup grup, fırka fırka bölündüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir” (Mü’minûn, 23/53). Müslümanların birbirleriyle çekişerek “dinleri konusunda ayrılığa düşmeleri, rüzgarlarının/kuvvetlerinin gitmesine, zayıf düşmelerine, devletlerinin/nüfûzlarının yıkılmasına” (Enfâl, 8/46) neden oldu. Bu durum da Müslümanları; sömürgecilerin, emperyalistlerin, Hıristiyanların, Yahudilerin, Budistlerin… maskarası haline getirdi. Müslümanların yaşadıkları bu durum yalnızca zâlimlerin zulmü neticesinde ortaya çıkan bir şey değil, biraz da “kendi elleriyle yaptıklarının bir sonucudur; yoksa hâşâ Allah, kullarına zulmedici değildir” (Âl-i İmrân, 3/182; Enfâl, 8/51; Hac, 22/10).

Peki bugün Müslümanların dinlerinden, inançlarından, ahlakî bütün ilke ve değer yargılarından yoksun olmalarına, dahası dünyaya, siyasete, hayata, olay ve olgulara müdahale etmekten yoksun pasif duruşlarına rağmen gayri müslimler neden hâlâ Müslümanlardan bu derece rahatsız oluyor ve onların varlığına bile tahammül edemiyorlar? Cevap yine belli: Şayet bir gün Müslümanlar, potansiyel olarak içlerinde taşıdıkları evrensel kardeşlik bilincini yeniden kuşanarak eşitlik, hak, hukuk, adâlet, güzel ahlâk, fazilet ve erdeme dayalı evrensel sistemleriyle gelip, tıpkı İslâm’ın ilk döneminde, Asr-ı Saadette olduğu gibi, tekrar güç ve iktidar sahibi olacak olurlarsa, zâlimler, müstekbirler, emperyalistler yeryüzünde istedikleri gibi at oynatamayacak, insan kanından beslenen, zulüm ve haksızlığa dayalı saltanatlarını ayakta tutamayacak, sömürü düzenlerini sürdüremeyecekler…

Çözüm, yeniden ümmet şuurunu kuşanmaktan geçiyor. Yüce Allah, “Muhakkak ki mü’minler kardeştir” (Hucurât, 49/10) buyruğuyla, ümmet bilincini inşâ etmenin imanî bir yükümlülük olduğunu beyan buyurmuştur. Modern zamanlarda Müslümanlara yönelik başlatılan insanlık dışı olaylar da, Müslümanlar için ümmet şuurunu yeniden kuşanmanın evrensel ve ahlâkî bir zorunluluk olduğunu ortaya çıkarmıştır. Nitekim “Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse benden sakının” (Mü’minûn, 23/52) ve “İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibâdet edin” (Enbiya, 21/92) âyetlerinde, Müslümanların ümmet şuuruyla hareket ederek, bir ve beraber olmalarının zorunluluğuna dikkat çekilmiş ve her zaman birbirleriyle dayanışma içinde olmalarının gerekliliği vurgulanmıştır. Zaten emperyalistlerin ve sömürgeci güçlerin Müslümanlar üzerinde dünyevî üstünlük sağlamaları ve onları siyâsî yönden hâkimiyetleri altına almaları da bu şuurun, yani ümmet bilincinin zayıflatılmasından sonra olmuştur.

Bugün Müslümanların birbirlerini tanıma, aralarında daha sıkı bağlar kurma ve evrensel İslâmî dayanışmayı yaygınlaştırma çabası içine girmeleri, ümmet şuurunu yeniden inşâ etmeye çalışmaları, bu bağlamda dünyanın farklı coğrafyalarında baskı ve zulüm gören Müslümanlara maddî ve manevî yönden destek olmaları ahlâkî ve imanî bir zorunluluktur. Kuşkusuz ümmet şuurunun ortaya çıkaracağı güç, dayanışma ve işbirliği, İslâmî uyanış hareketlerinin kökünü kurutmaya çalışan baskıcı emperyalist yönetimlerin de hızını kesmeye ve güçlerini zayıflatmaya vesile olacaktır.

Müslümanların dünya ve âhiret azabından, düştükleri bu zilletten kurtulmalarının ve lâyık oldukları izzet ve şerefe yeniden kavuşmalarının biricik yolu, evrensel İslâm kardeşliği üzerine tesis edilmiş olan “Ümmet Şuuru”nu yeniden kuşanmaktan geçmektedir. Müslümanların arzuladıkları dünya ve âhiret saadetini kazanabilmelerinin yegâne şartı, bu uğurda gösterecekleri ceht, gayret ve çabaya bağlıdır:

“Ey iman edenler, sizleri elem verici azaptan kurtaracak bir ticâret yolu göstereyim mi size? Allah’a ve Resûlü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (Saff, 61/10-11)

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 6
Bugün : 202
Bu Ay : 14714
Toplam : 23972

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom