Prof. Dr.  Mehmet Kubat

Prof. Dr. Mehmet Kubat

mehmetkubat@gmail.com

HZ. PEYGAMBER VE İSLÂM KARDEŞLİĞİ

 HZ. PEYGAMBER VE İSLÂM KARDEŞLİĞİ

 

İslâm, temelde “din kardeşliği” üzere tesis edilmiş bir dindir. İslâm’da din kardeşliği, kan bağından çok daha güçlü bir bağdır ve kabile, ırk, soy-sop, dil, renk ve etnik kimlikten çok daha kuvvetli bir unsurdur. Kur’an, imanı olmayan anne-baba, oğul-kız ve kardeş gibi en yakın akrabaları bile aileden saymaz. Nitekim “Nûh (a.s.), (Allah’a âsi olmuş oğlu için) Rabbine seslenip “Rabbim! Şüphesiz oğlum da âilemdendir; Senin va’din elbette gerçektir; Sen de hükmedenlerin en iyi hükmedenisin” deyince, Yüce Allah, “Ey Nûh! O, asla senin âilenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir. O hâlde hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben, sana câhillerden olmamanı öğütlerim” dedi” (Hud, 11/46) âyeti, iman bağının kan bağından çok daha önde geldiğini açıkça ortaya koyar. Yine Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir” (Tevbe, 9/23) âyeti de Müslümanın, küfrü imana tercih ettiklerinde babaları ve kardeşleri gibi en yakın akrabaları bile dost edinemeyeceğini ortaya koyar. Ayrıca “Allah’a ve âhiret gününe inanan hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy-sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin” (Mücadele, 59/22) âyeti de, bir taraftan hak dine inanan kimsenin, öbür taraftan yakınları olsa bile bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrı barındırmayacağı; Yüce Allah’ın, kendisinden İslâm’a aykırı olan her tür ilişkiyi kesmesini, fakat ilişkiler İslâm’dan daha öncelikliyse, bu sefer mü’minlik iddiasında bulunamayacağını; dolaysıyla nesep kardeşliğinin değil, din kardeşliğinin önemsenip öncelenmesi gerektiğini açıkça ilan eder.

İslâm, kan bağıyla bağlı en yakın akrabaları bile aileden saymazken, “Ancak Mü’minler kardeştirler. Bunun bir gereği olarak kardeşlerinizin arasını düzeltin. Rahmete erişmek için Allah’a karşı takva sahibi olun” (Hucurât, 49/10) ilkesiyle, yeryüzündeki bütün Müslümanları evrensel bir ailenin bireyleri olarak ilan etmiştir. Bu ilkeyi pratize eden Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Müslümanlar kardeştir. Hiç birinin diğeri üzerinde takvâ (Allah’a karşı sorumluluk bilincini kuşanma) dan başka bir üstünlüğü yoktur” buyurarak, bir yandan Tevhid Akidesi’ni gönüllere nakşederken, diğer yandan ırkları, renkleri, kültürleri, dilleri, etnik kimlikleri ve coğrafyaları farklı olsa da, bu akide etrafında toplanan insanları birleştirip “din kardeşliği” şemsiyesi gibi yüce bir değer etrafında kaynaştırmıştır. Bu sayede Farslı Selman (r.a.), Rum’lu Süheyb (r.a.) ve Habeşli Bilal (r.a.), kan bağından çok daha önemli bir bağ olan kardeşlik hukukuyla birbirlerine bağlanmışlardır. “Sizden biriniz, kendisi için istediğini Mü’min kardeşi için de istemedikçe tam olarak iman etmiş olmaz” (Müslim, İman, 171-172) diyen Efendimiz (s.a.v), ‘Kendisi için istediğini Mü’min kardeşi için de isteyebilme, kendisi için istemediğini Mü’min kardeşi için de istememe’ ilkesini din kardeşliğinin temel parametresi olarak belirlemiştir.

Mekke döneminde olduğu gibi, Medine toplumunda da İslam kardeşliğinin üzerine kurulduğu güçlü bağı çok net bir şekilde müşahede ediyoruz. Bilindiği üzere Mekke döneminde Müslümanlar, müşrikler tarafından çok ağır işkencelere tabi tutulmuş ve çeşitli zulümlere maruz bırakılmışlardı. Kendilerine karşı boykot uygulanarak en tabii hakları dahi ellerinden alınmıştı. Günlerce aç ve susuz bırakılıp ekmek ve sudan bile mahrum edildikleri için karınlarına taş basmak zorunda kalmışlardı. Bunun üzerine onlar da eşlerini, çocuklarını ve bütün mal varlıklarını Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret etmişlerdi. Mekke’de zengin iken Medine’de hemen hepsi imanları uğruna bir anda fakir olmuşlardı. Rasûlullah (s.a.v.), insanlık tarihinde eşi görülmemiş tarzda ilk ve yegâne olmak üzere, Medine’de Ensâr ile Muhâcirler arasında bir kardeşlik (muâhât) sözleşmesi akdettirmiş ve Müslümanları tek tek her birini diğerine kardeş yapmıştır. Bu kardeşlik sözleşmesinde insanların ırkı, rengi, soy ve sopu, kabilesi, etnik kimliği, coğrafyası değil, Mü’min olmaları esas alınmıştır. İnsanların Arap ve Arap olmayan (Acem) diye kamplara ayrıldığı ve Arap olmayanların hiçbir şekilde Arap olanlara eşit sayılmadığı câhiliye toplumunda Rasûlullah (s.a.v.), “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arab’a hiçbir üstünlüğü yoktur. Aynı şekilde siyahın beyaza, beyazın da siyaha bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ (Allah’a karşı sorumluluk bilincini kuşanma) iledir. Allah nezdinde en kıymetli olanınız en müttaki olanınızdır (O’nun koyduğu ölçüleri en fazla gözeteninizdir)” buyurarak ırk, kabile, renk, etnik kimlik, coğrafya, soy-sop asabiyetini önceleyen anlayışı yerle bir edip, yerine İslâm kardeşliğini tesis etmiştir. Bu sözleşmeyle Rasûlullah (s.a.v.), din kardeşliği gibi ulvî bir temelde birleştirilen Müslümanların birbirlerine karşı olan hak ve ödevlerini, yükümlülük ve sorumluluklarını da kendilerine bizzat öğretmiştir. Bu nedenle onun kardeş kıldığı sahâbîler birbirlerini sık sık ziyaret eder, her biri diğerinin her türlü derdi ve ihtiyacı ile doğrudan ilgilenir ve kendi öz kardeşlerinin hak ve hukukuna riayet ettikleri gibi, din kardeşlerinin de hak ve hukukunu koruyup kollarlardı. Hz. Enes (r.a.)’ten rivâyet edilen şu hadise İslâm kardeşliğinin mahiyetini göstermesi açısından oldukça dikkat çekicidir: “Abdurrahman b. Avf (r.a.), Mekke’den Medîne’ye hicret ettiğinde Rasûlullah (s.a.v.) onunla Sa’d b. Rabî (r.a.)’i kardeş yapmıştı. Bunun üzerine Sa’d, Abdurrahman’a “malımı ikiye bölüp seninle paylaşmak istiyorum. Ayrıca benim iki hanımım var birini boşayayım; iddeti bitince onunla sen evlenirsin” deyince Abdurrahman, “Allah malını ve aileni sana bağışlasın; bereketli kılsın. Siz bana çarşının yolunu gösterin” diye karşılık verir…” (Buhârî, Buyû’, 18; Müslim, Nikah, 56)İşte Rasûlullah (s.a.v.)’ın rehberliğinde böylesine köklü bir şuurla inşâ edilen İslam kardeşliği sayesinde kabileci, ırkçı, renk ayırımına dayalı cahilî değer yargıları bir bir ortadan kaldırılmıştır.

Arap ırkından beyaz ve şerefli kabul edilen bir soya mensup olan Ebu Zer el-Ğıfarî (r.a.), bir kardeşine “Kara (zenci kadı) nın oğlu!” diyerek annesinin siyah tenli oluşunu bir noksanlık ve ayıp alameti görerek hakaret etmişti. Bu duruma muttali olan Nebî (s.a.v.) ona “Ey Ebû Zer! Onu gerçekten annesinin siyah tenli olmasından dolayı kınadın ve küçümsedin mi? Şayet böyle ise sen kendisinde câhiliyye kalıntısı bulunan bir kimsesin” diyerek şiddetle azarlamıştı. Yüce Allah da, câhiliyye döneminin alışkanlıklarıyla nüksetme emareleri gösteren kendini başkalarından üstün görmeye yönelik ırkçı ve kabileci eğilimlere karşı “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken, O, sizi oradan çekip kurtardı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz” (Âl-i İmrân, 3/103) buyruğuyla Müslümanları uyarmış ve onları ateş çukuruna yuvarlanmaktan koruyan en güçlü bağın İslâm kardeşliği olduğuna vurgu yapmıştır. Bu ahlâkî ilkenin kazandırdığı İslamî bilinç sayesinde bir kardeşine küçümseme ve horlama içeren sözler sarf ettiğinden dolayı ömrünün sonuna kadar nedâmet duyacak olan Ebu Zer (r.a.), hakaret ettiği azatlı köle zenci Müslüman kardeşi Bilal-ı Habeşî (r.a.)’nin ayağının altına yüzünü koyabilecek kadar bir şuur düzeyine yükselmişti.(Buhari, İman, 22; Müslim, Eymân, 40). Oysa yüzünü ayaklarının altına koyduğu Habeşli Bilal, siyahî bir köle olduğu için, câhiliyye döneminde insan yerine konulmayacak kadar küçümsenip horlanıyor ve aşağılanıyordu.

Din kardeşliğinin sağladığı yüksek ahlâkî şuur Müslümanları öyle bir bilinç düzeyine ulaştırmıştı ki, onlar, bir taraftan kan bağıyla bağlı olmasalar bile İslâm kardeşliğinin, sahip oldukları hemen her şeylerini paylaşacak kadar kendilerini birbirlerine yaklaştırdığını farkediyor; öbür yandan annesi, babası, kardeşi veya en yakın akrabası dahi olsa İslâmî prensiplere aykırı faaliyetler içerisinde bulunan herkesten de uzak durmayı, onlarla her tür ilişkiyi kesmeyi gerektirdiğini çok iyi biliyorlardı. Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabe, İslâm kardeşliğinin bir gereği olarak, kendi en yakın akraba ve kabilelerine karşı savaşmaktan asla çekinmemiştir. Söz gelimi Bedir Savaşı’nda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in emriyle Hz. Hamza (r.a.), Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Ubeyde b. Hâris (r.a.), mübarezede karşılarına çıkan en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velid b. Utbe’yi gözlerini kırpmadan öldürmüşlerdir. Yine Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh (r.a.), babası Abdullah b. Cerrâh’ı, Mus’ab b. Umeyr (r.a.), kardeşi Ubeyd b. Umeyr’i ve Hz. Ömer (r.a.) de kendi dayısı As b. Hişâm b. Muğîre’yi öldürmekten çekinmemişlerdir.

Şu ibretlik olay da kardeşlik şuurunun düzeyini göstermesi açısından anılmaya değer: Bedir Savaşı’nda Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’in öz kardeşi Ebu Aziz b. Umeyr esir düşer. Ensârdan birinin kardeşini bağladığını görünce Mus’ab b. Umeyr (r.a.), “onu sıkı bağla; çünkü annesi çok zengindir; sana oldukça fazla miktarda fidye verir” der. Bunu duyan kardeşi Ebu Aziz b. Umeyr, “öz kardeşim olduğun halde ona nasıl böyle dersin” diye söylenir. Bunun üzerine İslâm kardeşliğini bütün akraba ve yakınlıkların önünde tutan Mus’ab b. Umeyr (r.a.) ona şöyle karşılık verir: “Şimdi sen benim kardeşim değilsin; bilakis benim kardeşim şu anda seni bağlayan kimsedir!..”

İslâm kardeşliğinin bir gereği olarak Eritreden Moro’ya, Doğu Türkistan’dan Afganistan’a, Çeçenistan’dan Azerbeycan’a kadar dünyanın çeşitli coğrafyalarında yaşayan Müslüman kardeşlerimize zulmeden, onları sömüren, özgürlüklerini kısıtlayan ve yaşamlarına kasteden zâlimlere karşı durmak günümüz Müslümanların boynunun borcudur. Ayrıca Suriye’de öteden beri zâlim, gaddar, kandan beslenen Esed ailesinin, başta Hama ve Humus olmak üzere, ülkenin bütününde mazlum kardeşlerimize uyguladıkları sistematik katliamlara, bilhassa Filistin’de yaşanan trajediye, orada yaşayan mazlum ve müstazaf Filistinli kardeşlerimizin yıllardır kelimenin tam anlamıyla maruz bırakıldıkları yıldırmalara, işkencelere, katliamlara, hatta soykırıma seyirci kalanlar imanlarını yeniden çek (check) etmeli, Müslümanlıklarını sorgulamalıdırlar.

mehmetkubat@gmail.com
Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 8
Bugün : 256
Bu Ay : 17163
Toplam : 26421

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom