Hüseyin Yalçın

Hüseyin Yalçın

huseyin-yalcin

İnsan’a Dair: Âdem İle Havva’nın Sonsuzluk Yürüyüşü

                                                  ‘Toprak; damar damar, İnsan; çeşit çeşit.’
                                                                                         Türk Atasözü

“Hani Rabbin meleklere demişti: Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım.”

 “Andolsun, biz Âdemoğlunu yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz güzel şeylerden rızıklandırdık çoğundan üstün kıldık.” (Kur’an)

Binlerce millik yolculuğu bir adımla başlamıştı… Kıyıyı terk ederek Okyanusları aşmıştı; yeryüzünde çocuklarının ne hal üzere olduklarını yerinde görmek için kaçıncı kez geldiğini ise çoktan unutmuştu…

Kâinatın kalbi Kâbe’den baktı. İlk ibadet yeri ilk mabet… Özgürlük Evi… İnsanlığın direniş yeri, insanlığın sığınağı; Beyt-ül-Atik’e. Yüreği göğüs kafesine nasıl da baskı yapıyordu; kalbinin atımlarını şahdamarında hissediyordu. Kulaklarındaki uğultu esen rüzgârla birbirine karışıyordu. Keşmekeşlik içerisinde yoğun bir duygulanım hali yaşıyordu. 

…Âdem bir taraftan yeryüzündeki yolculuğuna devam ediyordu... Bir taraftan da içsel bir yolculuk yapıyordu. Uhut Dağı’nın eteklerinden cennet kokusu geliyordu. Kâbe’yi elmas, inci vs. taşlardan inşaa etmişti. Kübik mimarisiyle İslamın sosyal yapısını nakşediyordu. Toplumsal katmanları ve sınıfları yok ediyordu. Adil paylaşımı resmediyordu.

Hacerül-Esved, nasılda kararmıştı. Nuh tufanında Mekke dağlarında kalmış çocuklarından İbrahim Peygamber Kâbe’yi tekrar inşaa ederken, taş İbrahim’e seslenerek ”Ben buradayım, gel beni götür.” demişti.  

Âdemoğulları Kâbe’de toplanır tanışır, kaynaşır tecrübeleri ile istişare ederek gelecek için ortak stratejiler belirlerlerdi. Yıllık mali ve siyasal kongrelerini yapıyorlardı. Kâbe; yeryüzünün kalbi idi. Kalp, kirlenmiş kanı temizledikten sonra tekrar bedene salması gibi; o da müminleri topluyor; arındırıyordu... Disipline ediyor; kalu bela`da verdikleri sözleri ve vaatlerini yeniliyordu.

Aidiyet kimliğini düzenleyerek yeryüzünün en ücra köşelerine gönderiyordu. Kulluk bilinciyle… Evrensel İslami düşünce ekseninde insanlığı özgür iradesi ile siyasallaştırıyordu.

Allah; Kâbe’yi insanlık için ayağa kalkış; yeniden diriliş sembolü yapmıştı. Hüzünlendi. Hacerül-Esvedi cennetten getirdiğinde, kardan daha beyazdı. Âdemoğlu onu günahlarıyla nasılda karartmışlardı.

Varlık sebebi; ilk göz ağrısı  , ilk aşkı…Kadın oluşu …Havva Adem’in sükun bulması için yaratılmıştı.Her haliyle Adem’e huzur veriyordu..Göğsü Adem’in göğsünde boş kalan yeri dolduruyordu.Ve  Havva ile çift olduğunda anladı yalnızlığın ALLAH’a ait  olduğunu…Sonrasında HAVVA’ sız yapamazdı. Kendi tercihiyle, kendi düşmüşlüğüyle sınanacaktı. Âdem yasak meyveyi ısıracaktı. Şeytan yollarına durup önlerinden çekmekte, arkalarından itmekteydi.

Egemen olmadığını, halife olduğunu çoktan unutmuştu bu ilk günahla… Cennet masumiyeti Âdem’in gafletiyle cennetten düşmelerine ramak kalmıştı.

Âdem ile Havva’nın arasındaki ilişkinin temeli,”sevgi ve merhamet”ti. Biri diğerinin nefsinden yaratılmıştı. Kadın erkeğin sığınağı, erkekte kadının koruyucusuydu. Neslin devamlılığı için cinsellik ana etmendi. Bir geminin limana sığınması gibi erkek kadına sığınır, erkekte kadına kol kanat gererdi. Sonra ortak düşmanları beliriverirdi yanı başlarında etkisine giriverince çatışma başlardı.

Âdem nesline bakındı. Feminist ideoloji ve modern kültür, rekabet ve yarış iki özneyi nasılda çatıştırmış; birbirine kırdırmıştı. Şeytan, hiç geri durmamış kadına sürekli telkinde bulunmuştu:”sen eşitsin; erkek egemen kültür seni erkeğe bağımlı kılmaktadır, özgürleşmek istiyorsan seni ezen erkek egemen kültüre karşı çık.” Şeytan’a uyduklarında evleri “cehennemden bir çukur” oluverirdi.

Cennetten yeryüzüne indiriliverirlerdi. “Birbirinize düşman olarak inin” denilirdi…(Kur’an) Âdemoğulları hiç değişmemişti tıpkı ilk günkü gibi… Merak, vesvese, arzu, ölüm, tutku, Habil, Kabil, rüya, dünya, savaşlar.. Adem nesli için bir kez daha yandı;öbürü olduğu gibi kaldı.

Âdem yönünü Doğu’ya doğru döndü, derin bir iç çekerek cennette “ yasak ağaç”ın dibinde bırakmış olduğu “kötülük” anahtarını bulmuş Kabil’lerin Habil’leri tutkuları için binlerce kez öldürdüğüne tanık olmuştu. Âdemoğullarının yakasını günah bırakmamıştı. Günahı kendisi için bir çıkış yolu sanmış; kurtuluşunu da aşkta aramıştı. Her seferinde kendinden kaçmış aşk limanına sığınmıştı. Kendi günahıyla yanmış, kendi günahıyla solmuştu. Gözyaşları önceleri tutkuları için akarken, sonraları ayrılık için akmıştı. Bağlandıkça kendinden daha çok kaçar olmuştu.

Tutku, içinde şehveti barındırır... Sen kendini temiz düşüneceksin fakat tutkuların seni kirletecek. Sen kirlenmenin verdiği vicdan azabıyla ızdırap çekeceksin git-geleler yaşayacaksın. Keşmekeşlik içinde büyük depremler göreceksin. Gittikçe gelecek geldikçe gideceksin. Tutku Âdemoğluna neler yaptırmamıştı ki… Binlerce Tufan yaşamış, binlerce “Dünya Savaşı”na girmişlerdi… Binlerce kez Sürgün olmuşlardı. Her seferinde bilinçaltları ile yüzleşiyor kendilerini tanıyorlardı ilk gün ki gibi… Günahlarını, isteklerini, bilinçaltını, arzularını kısacası heva ve hevesiyle bütünleşiyor, kendileriyle yüzleşiyorlardı, kendileriyle hesaplaşıyorlardı…

Âdemoğlunun Aşkında günah yoktu, Aşk’ında şifa vardı... Ne zaman günah olur, bu aşk değil tutku olurdu…

Âdem(a.s) derinden bir ah çekti. Beniâdem’e nasıl da acıyarak baktı; yüreği derinden bir sızıyla tutuştu, yandı… Âdemoğlu tutkularının peşinden koşmayı aşk; savaş’ında barış zannediyordu. Gerçekler öğrenilince zannetmeler nasılda bitiveriyordu. Tutku cehennem, aşk ise cennet oluveriyordu… Âdem Havva’yı düşündü bir an… Karşılıklı aydınlanmış; karşılıksız körelmişlerdi. İnteraktif bir hayat yaşamışlardı. Kendinde olanı vermiş ve kendinde olanı yansıtmıştı karşıdakine. Âdem kendinde olanı verdi, Havva kendinde olanı verdi:”Acıya Şikâyetsizce Katlanmayı bilmişlerdi. Adem yandı, Havva yaktı, Adem bitti. Hava bildi, Âdem gitti. Havva geldi...”Gözleri boğulandı. Aşkın “SAF” halini düşündü… Belli ki; bunun içindir” ne zaman aşk üzerine şerh ve beyanda bulunsa aşka gelir aşk-ı Güzin’den utanırdı…

Âdem(a.s) nesline baktı: .Aşkı dillere düşürmüş, göze gelmişlerdi. Nasılda kirletivermişlerdi saf duyguları… Bu kirlenmişliğin giderilmesi için çocuklarından Muhammed peygamber : “ Allah katında kalplerin en sevimli olanı; en ince, en yumuşak, en temiz ve en dayanıklı olanıdır.”demişti.

Âdem yönünü batıya döndü bu kez. Devasa Gökdelenler nasılda yükselmiş. Gökyüzünde uçaklar, denizlerde devasa gemiler inşa etmişlerdi. Karada da çeşit çeşit taşıtlar ve arabalar icat etmişlerdi. Bilişim teknolojisinde olağanüstü gelişmelere imza atmışlardı. Hava kirliliği nasılda artmış, nesli kimyasal ve atom bombası deneyleriyle yeryüzünü, atmosferi kısacası; Evren’i nasılda tahribata uğratmışlardı…

Tarımda da çeşitliliği zenginleştirmiş: Dört mevsim üreticiliğini, seracılığı geliştirmiş hatta teknolojiyi o kadar geliştirmişler ki çeşitli bitkilerin genetiğini değiştirerek yeni ürünler bile elde etmişlerdi. Gıda ve yiyecekleri binlerce yıl tazeliğini hiç bozmadan koruyabilme yöntemleri geliştirmişlerdi. Her yolculuğunda çocuklarının bu değişim ve gelişimlerini gıpta ile seyre dalardı…

Kuzey yönüne döndü yüzünü: Kuzeyin soğuk rüzgârı yanağını yalayarak,   ıslığını çalıp geçti… Kuzeyin buzulları tüm ihtişamıyla karşısında uzayıp gidiyordu.

Yolculuğunu Güney’e dönerek tamamlamak istedi her zamanki gibi… Âdem dünya düzlüğünü uzaktan seyretti. Vakit ikindi olmuştu. Güneş dünyayı ısıtıp aydınlatmaya devam ediyordu… Her zamanki gibi ışıl ışıldı… Çölden esen rüzgâr ılıktı. Bulutlar ufkun üzerinde cebirsel dizi dizi… Gülümsedi. Kırmızı perçemli atı ehlileştirmişti. Burçak burçak, buğday tarlaları yetiştirmişti. İlk evi inşa etmiş, ilk salı bağlamış, ilk ekmeği pişirmiş, ilk yelkeni açmış, ilk sabanla toprağa hükmetmiş; gölge salmıştı… Yerleşik hayatı, uygarlık beşiğinin mimarı olmuştu…

Âdemin kalbine darbe ansızın geliverdi bu kez, nefes nefese kaldı. Kan ter içindeydi. Sırtını kendisi gibi yalnız olduğunu hatırlatan ulu ağacın gövdesine dayadı.  Yolculuğunun sonuna geldiğini, önceki yolculuklarından hatırlar gibiydi. Zaman ömrünü uğurlamış, yolculuğuna eşlik etmişti. Toprağı kendisine her zamankinden daha yakın hissetti. Özü: balçıktan topraktı; toprak kokusunu derin derin soludu. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Koca Âdem’in artık dizleri taşıyamaz olmuştu. Uhut dağı gibi nasılda çöküverdi önce dizlerinin üstüne. Yumdu gözlerini usulca döktü gözyaşlarını. Yalnız gelmişti dünyaya Âdem, yalnız mı gidecekti. Doğumu diğer insanlar gibi değildi Âdemin, ölüm anındaki yalnızlığı beniâdemin yalnızlığıyla birleşip bütünleşecekti… Eyvah ilk nefes son nefesmiş, diyecekti. Ölüm şarkısı, nakaratını usulca seslendirecekti…

Baktı binlerce yıllık ömrüne, sanki hiç yaşamamıştı. Havva ile bir ömür beraber olmamıştı. Havva örgülerini çözüp de sanki suya hiç eğilmemişti. Âdemin tenine su hiç değmemişti, ateş gövdesini sarıp ta yakıp kavurmamıştı… Ciğer yanığı: ilk acı, ilk kan, ilk katıl; Kabil’in Habil’i öldürmesi olayını sanki hiç yaşamamıştı. Ümmetine baktı hepsinin isimleri kendi isminin içinde gizlenmişti. Bunda tesadüfe yer yoktu.

Âdem(a.s) nesli için gülebilmiş, nesli için gözyaşı dökebilmişti. Şimdi razılık alma vaktiydi. Toprağın kokusunu içine çekerken, Ey yeryüzü üzerinde gezindim, türlü türlü nimetlerinden nasiplendim, suyundan içtim. Havandan teneffüs ettim. Beyt’imi sende buldum. Gökdelenlerin duvarlarını sende inşa ettim, yükselttim. Yağmurlarınla bereketlendim. Ben senden razıyım, sende benden razı ol. Hakkını helal et… Kıyamet günü; hesap meydanında bu sakininden davacı olma… Razılık istemeye devam etti; peygamber şefkatiyle.

Razılık istedi kendi belinden çıkarılmış zürriyetinden. Razılık verdi hepsine; beniâdeme. Razıydı çilesine, razıydı cennet sürgününe, razıydı kaderinden. Rabbi ondan razı, o Rabbinden razı… Dünya sürgününün nedenini apaçık bilmesi için yaşaması ve ölmesi gerekti. Seçimi bir ayak sürçmesi değildi; bir yanılgı hiç değildi, mana şimdi beyan oldu. Aynı yolu yine seçerdi.

Cennete son bakışını hatırladı. Cennet’in hatırası bu kadar canlı önünde durmasaydı; muhteşem dünyayı, muazzam dünyayı böyle güzel bir yeri bırakıp gidebilir miydi? Cennet hatırası dünya gerçeğini basit kılıyor hükümsüzleştiriyordu.

Âdem sağ tarafı üzerine usulce çöktü. Sendeleyip yan devrildi. Yanağı toprağa hafifçe değdi. Ağırlaşan başını boynu artık taşıyamaz halde idi. Gülümsedi. Rüzgâr yaprakları manasızca serpiştirirken, yanağını okşayarak geçti. Dünya ağcının her çeşit kokusunu hissetti soluduğu havada.

O bildik, tanıdık ses yine kendisini çağırıyordu. Gittiği yer bilinmedik bir yer değildi. Dünya hayatının bittiği, cennet hayatının başladığı yerde idi. Cennetten dünyaya düşerken getirdiği şeyi, dünyadan cennette giderken götürüveriyordu; o emaneti. Kâinat kendisini uğurlamaya gelmişti. Bütün çocukları ve torunları; beniâdem ıslak gözlerle güle güle ey Âdem! Diyordu.

O bildik ses yenilendi. Cennet bahçesinde ki türlü türlü meyve ağaçları mis kokularıyla ışıl ışıldı; gel gel yapıyorlardı. Cennette, gövdesine yaslandığı o ilk ağacı gördü. Yasak meyveyi ısıran dudağının kenarından acı bir sıvı akıverdi. Göz kapaklarını zorla aralayarak gökyüzüne son kez baktı. La ilahe illallah sonsuzluk hecesini gördü… Yüzünde tebessüm belirdi. Göz kapakları binlerce ton ağırlığa direnemeyerek kapanırken; dudaklarından la ilahe illallah… İnne lillahi ve inne ileyhi raciun… Allahtan geldik ve dönüşümüz o’nadır. Başını usulce toprağa bıraktı…

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 6
Bugün : 480
Bu Ay : 15910
Toplam : 25168

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom