Av. Uğur ÖZKAN

Av. Uğur ÖZKAN

av.ugurozkan@gmail.com

AYRAN

AYRAN

Amerika’nın saygın yönetmenlerinden Paul Thomas Anderson’ın, büyük yazar Upton Sinclair’in ‘’Petrol!’’ isimli kitabından uyarladığı ‘’ Kan Dökülecek’’ filminin son sahnesindeki bir repliğin hayatımda önemli bir yeri olacağını bilsem bu müthiş filmi şüphesiz çok daha önceleri izlerdim. Amerika’daki petrol avcılığının başlangıç yıllarını anlatan filmin açgözlü başkarakteri Daniel Plainview, bu sahnede taşralı genç rahip Eli Sunday’e ‘Senin milkshake’ini içtim Eli! Son yudumuna kadar hem de!’ der. (İlla yerelleştirmek gerekirse milkshake’i ayran olarak düşünebilirsiniz.) Bu cümlenin arka planında ise şu hikaye vardır: Başta arazilerinden petrol çıkarmak için  Eli ve ailesinden izin alamayan Plainview, çevre arazilerin altına (izin alarak) kurduğu boru hatlarıyla bu arazideki petrolü de çekmiştir. Plainview’ün,  Sunday ailesini nasıl katakullilerle sömürdüğünü çok güzel bir benzetmeyle anlattığı bu cümlesi ne zaman bir yerde haksızlık ve hukuksuzluk görsem zihnimin derinliklerinden çıkıp kendisini hatırlatmıştır bana.

                   Haksızlık bizden çok önce de vardı, sonra olmaya da devam edecek. Bir kişi; kendisine denk bir kişi tarafından, kendisinden üstün olan otorite tarafından veya yine kendisinden üstün bir organizma tarafından haksızlığa uğratılabilir. Bu haksızlık fiili ve görünür bir eylemle yapılabileceği gibi, açgözlü karakterimiz gibi tereyağından kıl çekercesine bir ustalıkla, fark ettirilmeden de yapılabilir. Denklerin haksızlıkları genelde görülen ve cezası varsa verilen eylemlerken, iş üstünlere gelince bireyin tek yapabileceği başına gelen olayın üzerine soğuk bir su içmek olabilir.

                   Toplumsal genlerimizin içine işlemiş ideolojik, kültürel ve ekonomik gelenekler maalesef haksızlıklara karşı çıkacak reflekslerimizi köreltti. Ekonomik hayatın güçlü aktörlerinin yararına işleyip bireylerin hayatını olumsuz etkileyen gelişmelere karşı çıkmanın, onlardan başka doğru yollar olduğunu da söylemenin asilik olarak görüldüğü, günah sayıldığı toplumsal yapı her şeyi kabullenen kuzular yarattı. İstediği düzeni kurmak için kimi zaman popülist bir siyasetçi, kimi zaman müşfik görünümlü bir din adamı olan bu ekonomik düzen; saldığı köklerin sağlam olmasını borçlu olduğu bu kişileri ihya etti. Bu siyasetçilerle, bozulmuş toplumsal yapıyla mücadele ederken aslında ekonomik bir düzenle boğuştuğumuzu ve o düzen isterse zaten bu durumlardan kurtulacağımızı bilemedik. Varlıklarını bu düzene borçlu olan otorite konumundakiler bu konuda aslında her zaman bizlerden daha bilinçli oldu. Bu bilinç farkı, zaten eşitsiz olan mücadele alanında bireyi daha çok geriye düşürdü ve artık istediğimiz, doğru olduğunu düşündüğümüz düzeni nasıl kurarız sorusu yerine mevcut düzenin bizi ekonomik eşitlik ve demokratik haklar alanlarında nasıl daha az mağdur etmesine izin veririz sorusunu sorar olduk.

                   Kamusal hayatı gerek ekonomik üstünlüğümüzle gerekse siyasi maharetlerimizle yönlendirme gücümüz yoksa – hatta isterse kişi mağdur tarafında olduğu halde bunun farkında olmayıp bu düzene ve baş aktörlerine çeşitli sebeplerle bayılanlardan biri olsun – hepimiz taşralı rahipleriz (isteyen imam da olabilir).

                   Bir gün açgözlü bir petrol avcısı, müteahhit, banka memuru veya siyasetçi gelip önümüzdeki ayranı biz fark etmeden, fark etsek de ‘bu uyku yapar’ deyip içecek. Biz de zaten uyuyor olduğumuz için bir şey demeyeceğiz.

Not: Kalemiyle şahsımı taltif edip hoş geldin deme nezaketi gösteren sayın Şevket BAŞIBÜYÜK’e teşekkürlerimi sunuyorum.

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları
Haber Scripti: Medya İnternet