Necip Cengil

Necip Cengil

necip.cengil@hotmail.com

Bu Bizim Hikâyemiz

Bu Bizim Hikâyemiz

Biz şehrin bir köşesinde, dünyanın ne kadar geniş olduğunu bilmeden, hayatı evimiz ve sokağımızdan ibaret görerek doğanlardanız.

Sofraya gelen zeytini dört ısırıkla, her ısırığı bir dilim ekmeğe katık yaparak doyanlardanız.

Çok şeyi olmayan, çok şeyi göremeyen… Az şey isteyen, istediği aza bile “acaba çok mu oldu” diyen bir devrin çocukluğunu yaşadık.

Mahallesine suyu, kanalizasyonu getirmek için, kendi evinin önünü çocuk elleriyle kazan çocuklardık biz.

Çamurlu yollardan, bata çıkarak okula ulaşan… Bir siyah önlük, beyaz yakalıkla yıllar geçiren, siyah önlüğü grileşen çocuklar…

Birbirine kavmini sormadan, mahallede; birdirbir, çelik çomak, bilye oynayan, develeme (topaç) çeviren çocuklar.

Plastik bir topun peşinde akşam saatlerini geçip, geç saatlere kadar koşturan, yorgun ve ter kokan bedenleriyle eve gittiğinde, duş almak için, tam tekmil banyosu olmayan evlerde büyüyen çocuklar.

Sabah, güneş doğmadan, alarak tepsiyi eline tatlıcıya koşturan, sokaklarda güneşin yükselişine kadar tatlı satan çocuklar…

Acı satmamak için mücadele eden…

Çamurlu yolların, yorgun ayaklarıyla, uzun bir yürüyüşten sonra okula varabilen…

Öğretmeni can kulağıyla dinleyen…

Kimimiz okulla birlikte Türkçe öğrenen ama arkadaşlıkları kavi olan çocuklar…

Mutlu olmak için çok şey istemeyen, yokluğu bilen, varlığı yoklukla birlikte tartıp arkadaş kılan çocuklar…

Öğretmenler, doktorlar, mühendisler, bürokratlar, işçiler ve memurlar yetiştiren mahallelerin çocukları…

Yazarlar, şairler, kitap vurgunları, yürekleri bilgiye âşık, zihinleri diri, satılık rüyalara kapılmayan çocuklar yetiştiren mahallenin çocukları…

Bize yanlış mı öğretti mahallemizin hocaları, bizi hayallere mi sevk ettiler acaba? Bize hep “kardeşlikten” bahsettiler. Ayak oyunlarından çok bahsetmediler. Çamurlu yolların çocuklarına, kötülerin dünyasını tanıtmadılar. Bireysel günahlardan bahsettiler ama toplumsal günahlara çok değinmediler. Coğrafyamızı, dünyayı sömüren güçlerin kimliklerine dair çok konuşmadılar. Belki de konuştular ama biz anlayamadık.

Bir gün kendimizi oyunların arasında, şaşırmış olarak bulduk.

Birbirinin kuyusunu kazan, aynı secdeye baş koyduğu görüntüsüyle kardeşlik söylemlerini, ayak oyunlarıyla aynı kareye sığdıran zamane kişilerine şahit olduk.

Bu üç şey aynı kareye nasıl sığdırılır bilemedik, bizi uyarmadı mahallemizin akilleri…

Bir gün bile “Yusuf’u kardeşleri nasıl kuyuya attı” diye analiz yapmadan, hikâyesini gözyaşlarıyla okuduk. Gözyaşlarımız, anlamamızın önüne geçti. Anlamı yakalayamayınca, anlamın flu gölgeleriyle yetindik. Gölgeler bizi oyaladı. Gölgelerden kendilerine tahtlar yapıp insanlığı oyalayanlar türedi. Oysa hayatın tüm gerçekliklerinde, akıl sahipleri için “işaretler” vardı. Yusuf’un hikâyesinde de…

Yusuf’un hikâyesi bizim hikâyemiz.

Yaşayan her insanın, bir yönüyle dâhil olduğu bir hikâye…

Böyle bir hayatın her zaman yaşanacağının ilanı…

Kuyuya iten kardeşlerin hep olacağı…

Ve iterken kardeşlerini, dönüp “rabbim biz tekrar iyilerden olmak istiyoruz” diyeceklerini…

Ne kardeşler var, Yakup’ları ağlayan, onların gerçekten kardeşler olmasını umut eden…

Ne Yakuplar var; kardeşlerini kuyulara itenlerin hatalarını görmeleri için dua eden…

Ne kardeşler var; benlik hırsında bakışlarını başkalaştırmış…

Farklılıklar oluşmuş.

Farklılıklar kamplaşmalara dönüşmüş.

Bizim hikâyemizin en dikkat edilmesi gereken noktalarından biridir bu; birileri farklılıklarımız, birbirimize benzeşmeyen kabullerimizi, bir kamplaşma ateşine çevirmek istiyor. Ateşi yakıyor ve bizi de alıp içine atıyor, ateşe gitmemek için direnenlerimizi etkisiz hale getirmek istiyor.                          

Doğunun kaderi diyebileceğimiz olaylardır yaşadıklarımız. Artık klasikleşmiştir bunlar. “Doğu insanı (batı, ülkemiz hudutlarının ötesinde batıda kalan toprakları anlatır) sıcakkanlıdır, çabuk dolduruşa gelir” oyunudur oynanan.

Doğu batı ikileminde yeni bir çözümleme gerekiyor. Bizim hikâyemizin yeni trajedilere teşne olmaması için bu çözümlemeyi yürekli bir bakışla yeniden ele almak gerekiyor.

Doğu ve Batı bir zihniyet farklılaşmasıdır. Coğrafyaların bunda bir dahli var denemez. Öyleyse hem batı hem doğu kendisini bir zihniyet sorgusuna tabi tutmalıdır ki sorun olan şeyler ortadan kalkabilsin. Tabi tipik şark kurnazlığı ve garp hokkabazlığı ancak böyle bir zihniyet sorgusu sürecinde tedavi edilebilir.

Kendi hikâyemizin aslını yazmalıyız. Başkaları bizim hikâyemizi yazmak için çırpınır ama onların yazdığı hikâyede kelimeler art niyet mürekkebine batırılır. Unutmayalım ki; art niyet mürekkebi ile yazılmış yazılar, bizi uçurumun kenarına çekmek ve iplerimizi ellerine alıp, bir germek bir gevşetmek hedefine yöneliktir.

Şimdi oynanan oyun budur işte…

 

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar

Abuzer Yalçın @Sanki benin hikayem

16 Haziran 2016 23:15

Bu hikaye tam da benim. Tam da eski Taştepeyi anlatmışsın . Mesela takımda Adıyamanlı, Hekimhanlı, hiç türkçe bilmeyen kürt, bir kısmı alevi, Murat isminde bir ermeni, sonra ilyas Salman vardı. Duygulandım, hüzünlendim ve günümüze hayıflandım. Komşu (Sarıcıoğlu) malalleli Necip kardeş ne güzel yazmışsın.

Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 9
Bugün : 667
Bu Ay : 17574
Toplam : 26832

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom