Ğıffari Türkmen

Ğıffari Türkmen

giffari-turkmen

EĞİTİM ÜZERİNE-2

 

EĞİTİM ÜZERİNE-2

“Hocam, eti senin kemiği benimdir.”

Ortaöğretim dönemi yani lise dönemi normalde 15-19 yaş dönemini kapsamaktadır.

Türkiye’de ortaöğretimde eğitim halen geleneksel –klasik- yöntemle devam etmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) her ne kadar bunu değiştirmeye çalışıyorsa da bu kâğıt üzerinde kalmaktadır,  pratikte bir faydası olmamaktadır. Çünkü bu eğitim döneminin sonunda hedeflenen şey ile pratikte istenen şey aynı değildir. Hedef çocukların fizyolojik, zihinsel, sosyal, kültürel gelişimlerini sağlaması ve hayatta karşılaştı sorunlara okulda öğrendiği temel bilgiler zemininde yorum getirmesini sağlamak iken pratikte istenen ise üniversite sınavlarında iyi bir puan almasıdır. Bu ikisi şimdilik maalesef bir biri ile örtüşmüyor.

               

Klasik eğitim yönteminde şu özellikler belirgindir:

Eskiden beri alışılagelen alışkanlıklar, kurallar geçerliliğini korur. Bu konu ile ilgili olarak öğretmen- öğrenci, öğretmen-veli ve öğrenci- veli ilişkisinde epey bir değişim oldu ve olmaya devam ediyor. Klasik eğitim  sisteminde öğretmen-veli ilişksini çok güzel özetleyen “Hocam, eti senin kemiği benimdir.” düşüncesi artık geçerli değildir. MEB’in çıkarttığı yönetmenliklerle öğretmenin öğrenci üzerinde bir zorlayıcı gücü kalmadı. Bu konuda şu olayı hep hatırlarım: İki tane sekizinci sınıf öğrencisi okul bahçesinde kavga eder. Emekliliği yaklaşmış bir öğretmen, kavga edenleri ayırmaya çalışır ama ayıramaz ve bir öğrencinin ensesine şiddetli olamayan bir sile vurarak öğrencileri ayırır. Aile bu öğretmenden şikâyetçi olur ve öğretmen yıllarca mahkemeye gider- gelir. Sonucu ne oldu bilmiyorum ama bu öğretmenin öğrencilerin sorunları ile eskisi kadar istekli olarak ilgilenme hevesinin kalmadığını, “Yasaların öngördüğü kadarı ile ilgilenirim başka ne halleri varsa görsünler.” şeklinde bir anlayışa vardığını iyi biliyorum. Eğitim sistemi ve eğitim sistemindeki diyaloglar değişen toplumsal koşullara rağmen  eskisi gibi devam edemez. Eğitim toplumla birlikte  canlıdır. Eğtim sistemi değiştirilirken buna paralel olarak öğretmen- öğrenci, öğretmen-veli diyaloğu da doğal olarak değişecektir. Bu değişimin öğrenciye, idareciye, öğretmene olumsuz yansımamsına dikkat edilmelidir. İnsan bir makine değildir ki, yeni ayar  verdim artık böyle devam eder, diyelim. Çoğu tutum ve davranışı değiştirmek bir süreç ister.  Artık eskisi gibi öğretmenin öğrenci üzerine bir kâbus gibi çökmesi doğru değildir. Öğretmenin öğrenciler arasında eli sopalı olarak gezmesi doğru değildir. Öğretmenin öğrenciler üzerinde şiddet kullanarak korku salması doğru değildir. Kafasını bozan öğrenciye şiddet kullanması doğru değildir. Şiddet itaat ettirir ama sevgi ve saygıyı da bitirir. Az da olsa bu tipte eğitim arızası olan öğretmenlerin ıslah edilmesi veya eğitim ortamının dışına çıkarılması gerekir. Fakat bu sorunu çözeyim derken iş tümden öğrencinin keyfine bırakılmamalıdır, öğrenci tümden başıboş bırakılmamladır. Ders dinlemek, ders çalışmak devamlı büyük-küçük herkese zor gelmiştir. Fakat bu olmadan da istenen sonuca ulaşılmıyor. Sistemdeki yanlışları düzelteyim derken öğretmeni de rencide etmemeli, toplum ve öğrenci gözünde düşürmemeli, aşağılamamalıdır. Bir önceki MEB bakanı için şöyle bir olay geçmişti: Bakan medyanın önünde, saçlarını uzatmış bir öğrencinin saçlarını okşar ve “ne güzel olmuş, yakışmış” anlamında bir şeyler söyler. Öğrenci de, “ama okul müdürümüz saçlarımı kesecek”  der.  Bakan hemen cevabı verir: Ben de o müdürün saçlarını keserim.

 

Klasik eğitim yönteminde akademik ders konuları daha ağırlıklıdır. Sanatsal faaliyetlere, fizyolojik gelişime pek önem verilmez. Beden eğitimi, resim, müzik,…  gibi derslerin program içindeki ders saatleri azdır. Genç öğrencilerin en fazla iki saat bu dersleri vardır veya kısmının yoktur. Akademik müfredat çok ağırdır. Oysaki bu dönem öğrencilerin büyüme dönemidir. Öncelikli olan büyüme ve gelişmelerini sağlıklı bir şekilde tamamlamalıdır. Bu konuda Alman eğitimci Kerschensteiner şöyle diyor: Bütün okullar dev programların yükü altında inim inim inlemektedir. Konular içerik olarak oldukça zengindir. Hem geniş hem de derin bir programdır. Öğrenciye çok şey hatta her şey öğretilmek istenir. Eğitimciler genelde kendi dersleri için; bu derste şu da verilmelidir, şu verilmezse olmaz, bu konuyu almayan öğrenci bu dersi almış bile sayılmaz gibi değerlendirmeler yaparlar. Tabiî ki bu kadar çok konuyu vermek için üç yıl yetmedi liseleri maalesef dört yıl yaptık. Dikkatlice bakıldığında zorunluymuş gibi görünen çoğu konuların sadece o alanda meslek sahibi olmuş kişilere lazım olduğu görülür. Öğrenciye ise bu konuların bir kısmının öğretildiği derinliği ile, bir kısmının ise tamamının, sadece sınavlarda lazım olduğu görülür. Yazık olmuyor mu?

 

Okullarda öğretilecek olan her şeyin sadece ilerde lazım olup olmayacağı kıstasına göre değerlendirilmesi eksik bir değerlendirmedir. Yetişkin bir bireyin temel bilim alanlarının gerekli kavramlarını bilmesi, bu alanlar hakkında belli bir kültür düzeyinin olması gereklidir. Okullarda verilen kimi bilgiler öğrencinin ileride onu kullanıp kullanmamasına göre değil, zihinsel işlem yürütme becerisini geliştirmesi, zihinsel gelişimini sağlaması içindir. Buna rağmen bugün liselerde fizik, kimya, biyoloji, matematik gibi derslerde derinlikli olarak verilen birçok konu söylenen gerekçelerden çok öte bir şeydir. Sadece o alanda daha fazla bilgi sahibi olması içindir. Her ne kadar programlar ikide bir revize ediliyorsa da bu konuda yeterli adımlar atılmıyor. Bu programların daha çok kırpılması gerekir. Bunlar yapılarak liseler üç yıla indirilebilir. Bilim dallarının böyle detaylı öğrenilmesi üniversiteye bırakılmalıdır. Öğrenci için anlamlı bir kazanım olmayan bu bilgilerle öğrenciye bir yıl zaman kaybettiriyoruz.

 

Klasik eğitim, yöntem açısından öğretmen merkezlidir. Öğretmen programdaki her konuyu bütün ayrıntıları ile daima hazır bilir ve engin kültürü ile bunları olduğu gibi öğrenciye aktarır. Öğrenci pasif alıcı konumundadır. Aktarılanları olduğu gibi aldığı ve aktarılanlara uygun olarak oluştuğu düşünülür. Çocuk henüz şekil almamış fakat şekil lamaya hazır bir mum gibidir. Eğitim ona belli bir şekil verecektir. Verilenlere uygun bir ürün elde edilecektir. Bu anlayış kendi içinde deterministtir. İnsanın meçhul yönü fark edilmez. Yorumsuz bilgiler tek doğrudur. Sonuçta eğitim sisteminin ve öğretmenin istediği ürün ortaya çıkacaktır. Hedef yorum yapmak, bilgiyi üretme yollarını keşfetmek, bilgi üretmek değil, bilgiyi aktarmaktır, çok şey öğretmektir, çok şey bilmektir. Bu anlayışın ürünü sorgulayıcı, araştırmacı değil hazır olanı alıp onu koruyucudur, muhafazakârdır. Siyasi olarak kurulu düzeni korumaya çalışır, radikal yeniliklere açık değildir. Bundan dolayı atılgan, sorgulayıcı, merak edici ve keşfetmekten zevk alan gençliğin tabiatına uygun değildir. Kaybetme kaygısı taşıyan yetişkin psikolojisine uygun bir sistemdir. Yetişkinler bu sistemi korumaya meyilli olur ve onu korumaya çalışabilirler. Bu anlamda zaman zaman duyduğumuz “böyle yaparsanız bu memleket çöker, bu sistem çöker, bu devlet yıkılır.” anlamımdaki itirazlar, geleceği çok iyi gördüklerinin değil statükoyu koruma isteklerinin dışavurumudur. Farkına varan gençlerse bunun değişmesini isterler. Bu, genç ve yetişkin yabancılaşmasına-çekişmesine- da yol açar. Ne garip bir çelişkidir.

Klasik yöntem artık bizde de miadını doldurdu. Bunun yerine eğitimde yapılandırıcı yaklaşım daha cazip görünüyor. Eğitim sistemini klasik yöntemden yapılandırıcı yönteme geçerek geliştirirken geçici de olsa zararlı adımlar atmamaya, mümkün olan en az hata ile bu geçişi sağlamaya çalışmalıyız. Dikkatimi çeken, bunun uğraşısı verilirken değişik ülkelerdeki uygulamalara yaklaşım tarzıdır. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, hukukun Avrupa ülkelerinden tercüme edilmesi ile oluşan rezalet gibi bir duruma düşülmemelidir. Farklı ülkelerdeki değişik uygulamalar bizim sosyal dokumuza aynen uymayabilir. Buraya aynen uyarlandığında istenen sonucu vermeyebilir. Eğitim sistemini pedagojik fakat kendi sosyal dokumuzla uyumlu bir şekilde geliştirmeliyiz. MEB bu geçişi sağlamak için liselerde değil de ilköğretimde daha çok uğraştı. Fakat yılların donmuş buz kalıplarını eritmek pek kolay olmuyor. Bu değişim öncelikle tepeden tırnağa eğitim camiasının, eğitici kadronun zihninde gerçekleşmek zorundadır. Eğitim binasının şimdiye kadar ki harcı resmi-laik ideolojidir ve bu halen korunuyor. Geçilmek istenen eğitim modeli ise öğrencinin farklı düşünebilmesini sağlamayı, özgün fikirler geliştirmesini sağlamayı, özgür düşünebilmesini sağlamayı hedefler. Resmi ideolojinin harcını oluşturduğu bir eğitim sisteminden böyle bir ürün beklemek, ömrü boyunca köle kalmış birini ihtiyarlığında azad edip ondan kral olmasını beklemeye benzer. Yine garip bir çelişki. Nitekim ilköğretimde öğrenciler bu yöntemde daha çok model ve şekiller yapma becerisini geliştirdiler. Maalesef olay şekilsel düzeyde kaldı.

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 5
Bugün : 480
Bu Ay : 20552
Toplam : 29810

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom