Prof. Dr.  Mehmet Kubat

Prof. Dr. Mehmet Kubat

mehmetkubat@gmail.com

İDDİALI BİR TÜRKİYE VE ULUSALCI REFLEKSLER

  İDDİALI BİR TÜRKİYE VE ULUSALCI REFLEKSLER

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti ile o günkü adıyla İtilaf Devletleri arasında 1915-1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası’nda yapılan deniz ve kara muharebelerinin genel adı olan Çanakkale Savaşı’nda, Batılı sömürgeci ve emperyalistlere karşı savaşanlar, Türkü, Kürdü, Arabı, Çerkezi, Lazı, Abazası, kısacası her kesimiyle, her ırk veya milletten olan topyekün Müslüman halktı. Çanakkale’de İngiliz ve Fransız donanmasına geçit vermeyenler İslâmî hassasiyetleri olan ve bu değerler uğruna canlarını feda eden ülke vatandaşlarıydı. Bu halkın ortak vasfı hemen hepsinin dinine, diyânetine bağlı Müslümanlar olmalarıydı.

Yine 1919-1922 yılları arasında gerçekleşen ve çok cepheli bir savaş olan Kurtuluş Savaşı da, Müslüman halk tarafından gerçekleştirilmişti. Mukaddesata son derece önem ve öncelik veren bu halk, İslâmî değerler uğruna canlarını ve mallarını feda etmekten asla geri durmamıştı. Nitekim Maraş’ta Fransız askerlerinden birinin elinin Müslüman bir kadının örtüsüne uzanmasıyla Kurtuluş Savaşı’nın fitili yakılmıştır. Bu olay karşısında harekete geçen ve ilk ateş eden kişi, Müslüman halktan Sütçü İmam adında bir zattı.

Dönemin sosyolojik yapısı irdelendiğinde savaşa bilfiil katılanların, yardım edenlerin ve lojistik destek verenlerin kâhir ekseriyetinin Müslüman olduğu, İslâm’a gönülden bağlı bulunduğu ve dinî değerler uğruna her şeylerini feda etmekten çekinmedikleri görülür.

Kuşkusuz Müslüman halk, İslâmî, ahlâkî, insanî değerler çiğnensin, ayaklar altına alınsın, payimâl edilsin diye değil; tersine bu yüce değerler ilelebet korunsun, bu erdemler sonsuza kadar yaşatılsın diye savaş gibi zorlu bir sürece göğüs germiş, hiçbir yılgınlığa kapılmamış, bin bir fedakârlığa katlanmış ve bu destansı savaşımı vermişti.

Ancak bin bir zorluk ve fedakârlıklarla yapılan bu savaşlardan kısa süre sonra halkın irâdesi yok varsayıldı. Bu süreçte, bu ülkede halk arasında sömürgecilerin işgalleri esnasında yapmaya cesaret edemediği hususlar, yetkiyi elinde bulunduranlar tarafından yapıldı. Baskılar, zulümler, haksızlıklar, halkın dinini, inancını, kültürünü, örfünü, ananesini ve değerler yargılarını hiçe saymalar, halkın değerlerine yabancı bazı despot yöneticiler tarafından pervasızca işlendi.

Söz gelimi “Kılık Kıyafet Devrimi” adı altında, o dönemde bir nevi küfrün sembolü olarak görülen şapka giyilmesi Müslüman erkekler için zorunlu kılındı ve bunun aksine tavır alanlar en şiddetli şekilde cezalandırıldı. Sırf şapka takmayı reddettiği için İskilipli Atıf Hoca gibi halkın teveccühünü kazanmış büyük bir din âlimi, yalan-yanlış, uydurma bir takım iddialarla, örneğin Şapka Kanunu’nun çıkmasından 1,5 yıl kadar önce bastırdığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı 32 sayfalık bir broşürden dolayı (ki bu broşür/küçük kitap Milli Eğitim Bakanlığı onaylıdır) veya Kurtuluş Savaşı’na karşı çıktığı gerekçesiyle Engizisyon Mahkemeleri’ni andıran İstiklâl Mahkemeleri tarafından yargılanıp idama mahkûm edilmiş ve karar çok geçmeden infâz edilmiştir.

Yine “Kılık Kıyafet Devrimi” adı altında, Batılı yaşamı özendirme gayesiyle Müslüman kadınların taktığı başörtü, giydiği çarşaf ve peçe gibi İslâmî tesettüre uygun giyim tarzı yasaklandı. Esefle belirtelim ki, Fransız askerlerinin bu alanda yapamadığı gaddarlıklar, bu ülkenin o günkü yöneticileri tarafından kolaylıkla yapıldı. Cumhuriyet baloları, bayramlar, çeşitli kokteyller vb. etkinliklerle daima kadının ahlâk, haya, ar ve namus duyguları zayıflatılmaya, hatta ortadan kaldırılmaya çalışıldı.

İçki, kumar, fuhuş gibi İslâm’ın yasakladığı kötü fiiller, yetkililerin garantisi ve himayesi ile olabildiğince yaygınlaştırıldı. Nitekim bu ülkede ilk açılan fabrikaların içki fabrikaları oluşu, söz gelimi ilk kez İzmir-Halkapınar’da yabancı sermaye ile kurulan rakı fabrikasını, 1922 yılında İstanbul Paşabahçe, 1931’de Diyarbakır, 1933’te ise Gaziantep rakı fabrikalarının izlemiş olması (Bkz. Gaye Ertin, “Türkiye’de Sanayi”, s. 174) bu durumu yeterince açıklamaktadır. Yine kumarhaneler ve fuhuşhâneler de çoğunlukla bu halkının değer yarılarına yabancı güçlerin bilgisi dâhilinde, gözetiminde, hatta himayesinde çoğaltıldı.

Okullarda “Karma Eğitim” adı altında, bulûğ çağına ermiş kız ve erkek çocuklar iç içe, yan yana, aynı sıralarda oturmaya zorlandı. Gerçekte eğitimden çok, gençler arasında ar, namus ve hayâ duygularının köreltilmesinin hedeflendiği bu sistemde genel olarak toplumun dinden uzaklaştırılması ve ahlâksızlaştırılması amaçlanmaktaydı.

Bu süreçte Kur’an Kursları kapatıldı. Bu yolla Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerîm’in okunması dahi yasaklandı. Camiler ahır yapıldı ve İslâm’ın en önemli şiarlarından biri olan ezan Türkçe okunmaya başlandı.

Daha neler neler…

Bu yapılanların hepsinin arka-planında halkın inançlarını; dinî, ahlâkî ve insanî değer yargılarını hiçe sayma söz konusuydu. Bu baskıcı, totaliter, tepeden inmeci, jakoben anlayışın sahipleri, tıpkı günümüzde “ordu göreve” pankartları asarak darbe özlemiyle yanıp tutuşanların, sırf darbe yapmadıkları için askerlere “sizin koruyamadığınız cumhuriyete biz sahip çıkıyoruz” diyenlerin ve muhafazakârları ‘bidon kafalı, göbeğini kaşıyanlar’ şeklinde tanımlayarak küçümseyenlerin yaptıkları gibi, halkı sinek gibi değersiz, karınca gibi küçük ve güçsüz, koyun gibi güdülmesi gereken sürüler olarak görüyorlardı. Bu tavırlarıyla aslında halkı keriz veya enayi yerine koyduklarını açıkça ilan ediyorlardı.

Ancak İslâmî hassasiyetle hareket eden ve bu nedenle de iktidarı değiştirmek için asla şiddete başvurmayan halk, kendisine her fırsat verildiğinde, oylarıyla bu kutsal bildikleri değerlerine değer vermeyen kesime iyi bir ders verdi, her defasında oylarıyla bu zihniyeti sandığa gömdü, tarihin çöplüğüne atarak mahkûm etti.

Fakat kendilerini ülkenin gerçek sahibi, halkı da yalnızca “maraba” sanan bu darbe sevici askerî rejim hastaları, 22 Temmuz seçimleri öncesi “AKP %95 oy alsa bile iktidara getirilmez, gerekirse darbe yapılır” diyen rektörün zihin dünyasındaki psikolojiyle davranarak her 10 yılda bir darbe yaptılar; böylece halkı yok varsayan tutumlarını asla değiştirmeyeceklerini ispatladılar. Meselâ, zihinleri darbeye kodlanan hasta ruhlu cuntacılar, ortada hiçbir haklı sebep yokken darbe yaptılar ve yüzde 60’a yaklaşan oranda oy alan bir partinin liderini göstermelik bir mahkemede yargılayarak astılar. Evet; neredeyse her üç kişiden ikisinin oyunu alarak iktidara gelen dönemin meşru Başbakanı Adnan Menderes, akla hayale gelmeyecek hakaretlere, maddî-mânevî çeşitli işkencelere maruz bırakılarak, vücudunun farklı yerlerinde, sînesinde ve ensesinde 60 kadar sigara söndürülerek işkence görmüş ve sonunda da asılmıştır. Vücudunda söndürülen 60 sigara, sanki merhûm Menderes’in haktan aldığı yüzde 60 civarındaki oyun intikamıydı!.. Başbakan Adnan Menderes’le birlikte Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan da idam edildiler. Merhum Aydın Menderes’in de belirttiği gibi, İmralı’da infaz edilen bu üç idam, aslında kelimenin gerçek anlamıyla “taammüden işlenmiş birer cinayet”ti!..

Yine Müslüman ve muhafazakâr halkı hiçe sayanlar, 12 Eylül darbesi sonrası halkın ezici çoğunluğunun oylarıyla iktidara gelen rahmetli Turgut Özal’ın halk yanlısı, özgürlükçü politikalarını bir türlü hazmedemedi. Malum olduğu üzere sonunda Özal, devletin içine çöreklenmiş bir kötülük odağı, adeta katliam makinesi haline gelen bir şer şebekesi tarafından zehirlenerek öldürüldü.

Merhûm Özal’ın zehirlenerek öldürülmesi, aslında 28 Şubat sürecinin de habercisiydi. Bu şer şebekesi, bir taraftan Müslüman halka yönelik sinsi plan ve projelerini yürürlüğe koymada önlerinde engel gibi gördükleri Özal’ı bertaraf ederken, öbür yandan da 28 Şubat’ın fitilini ateşlemiş oldu.

28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan 28 Şubat post-modern darbesi, askerlerin fiili bir darbeyle iktidara el koyması şeklinde gerçekleşen bir ihtilâl olmamakla beraber, aslında her 10 yılda bir darbe yapmaya teşne asker ve sivil bürokrasi merkezli yürütülen örtülü darbenin, bir başka ifadeyle esaslı bir şekilde sürdürülen baskıcı rejiminin adıydı. Bu süreçte belirleyici rol üstlenen asker ve sivil bürokrasi, dönemin meşru hükümeti Refah-Yol iktidarını devirmeyi, sonrasında da gerçekte köleleri gibi hareket etmeleri beklenirken, tersi bir tutumla davranan ve egemen güçlerin irâdeleri dışına çıkarak Refah Partisi’ne oy veren, bu sayede söz konusu partinin birinci parti konumuna yükselmesini sağlayan Müslüman-muhafazakâr yığınlara esaslı bir ders vermeyi hedefliyordu. Bu sürece tanık olanlar, bu şer şebekesinin hedeflerinde nasıl başarılı olduklarını hep birlikte gördü.

Ancak bu halk, 2002’de, kendine yabancı, değerlerine düşman, ülkesini fiilen olmasa bile örtülü bir işgale sürükleyerek egemen emperyalistlere peşkeş çeken bu hain zihniyeti bir kez daha sandıkta mahkûm etti ve daha insanî, daha özgürlükçü, daha demokratik, daha ahlâkî ve daha muhafazakâr bir düzen kurmak ve hayatı adâlet ekseninde dizayn etmek amacıyla Ak Parti’yi iktidara getirdi.

Ak Parti, kendisini oylarıyla iktidara taşıyan halkın taleplerini iyi okudu ve kendisine yetki veren milletiyle anlamlı bir yürüyüşe çıktı. Bilhassa 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumla birlikte yeni bir ruh, yeni bir anlayış ve yeni bir bakışla yeni bir rotaya girdi.

Ak Parti, gerek içte gerçekleştirdiği reformlar, ekonomik ve sosyal alandaki atılımlarla ve gerekse de dış politikada attığı isabetli adımlarla kısa zamanda büyük bir başarı grafiği yakaladı. İçerde gerçekleşen başarıların dışarıya yansıması bütün dünyada “yükselen bir Türkiye” olarak algılanmaya başlandı. Bu durum doğal olarak bazı kesimleri sevindirirken bazı çevreleri de ziyadesiyle rahatsız etti.

Türkiye’nin bu olumlu yöndeki yükselişinden rahatsız olanların kimler olduğundan söz etmeyi zâid buluyor, lüks görüyorum; fakat ezilmişlerin, söz gelimi Filistin halkının, Afganlıların, Libyalıların, Iraklıların, Suriyelilerin, kısacası dünya Müslümanlarının ve dünya mazlumlarının bu yükselişten heyecan duyduğu çok açık.

Son dönemde Sayın Davudoğlu’nun önderliğinde yürütülen Türk dış politikasının üzerinde odaklandığı asıl hedef, Türkiye’nin doğrudan tarihî ve organik bağlarının bulunduğu Balkanlar, Kafkaslar, Kuzey Afrika, Batı Asya ve Ortadoğu’yu da içerisine alan İslâm coğrafyasını, kendi içinde barışını tesis etmiş ve bütünleşmiş bir “barış havzası”na döndürmektir. Nihaî hedef, bu barış havzasında, emperyalistler tarafından cetvelle çizilen sınırları ortadan kaldırmak, bilinçli bir biçimde aralarına konulan kalın duvarları yıkmak, ticarî ve kültürel alış-verişlerini artırmak ve böylece ulaşılan refah ve zenginliği de kendi aralarında paylaşmaktır. Bunun iddialı bir hedef olduğu çok açıktır ve buna ancak her ülkenin kendi ulusalcı-seçkinci refleksleri adına ya da kandan beslenen düzenlerinin çatırdadığını hisseden emperyalistler adına itiraz edilebilir.

Türkiye’de de bazı seçkinci yazarlar, hükümetin daha insanî, daha ahlâkî, daha özgürlükçü, en önemlisi de daha demokrat bir bakışla attığı bu adımlardan rahatsız olmaya, içlerinde gizlediklerini kusmaya, kinlerini açığa çıkarmaya, milliyetçi ya da ulusalcı reflekslerle tepki göstermeye başladılar. Bu yazarlar, tepkilerinin eski dönemlerde olduğu kadar para etmediğini görünce, bu kez her despot ve zorba ruhlunun başvurduğu yöntem olan şiddetten medet ummaya başladı, hatta şiddetin nihaî noktası demek olan darbe çığırtkanlığı yapmaya soyundular.

Tarhan Erdem, “Başbakan’dan beklenen bu mudur?” başlıklı yazısında, her önemli meselede yaptığı gibi, bu kez de CHP’liliğini ifşa eden bir refleksle, 1950’den sonra yaşadığımız iki darbe öncesinde, bu darbeleri gerektiren şartların aynen bugün de oluştuğunu söyleyecek kadar ileri giderek, bir darbenin kapıda olduğunu söylüyor ve açıkça darbe çığırtkanlığı yaparken; Ahmet Altan ise “Palavra Siyaseti” adlı yazısında Başbakan Erdoğan’ın İsrail ve Suriye politikaları ile idam cezasının yeniden getirilebileceğine dair sözlerini “palavra” olarak niteleyip onu ve onun şahsında iktidarı sert bir dille eleştirmekle kalmıyor, şom ağızlıların diliyle Erdoğan’ın bu politikalarının devamı halinde ülkeyi kan gölüne çevirecek bir müdahalenin yolda olduğunu iddia ediyor ve ayağını denk almazsa kendisini ve hükümetini açıkça askerî yönetimle ve darbeyle tehdit ediyor.

Bu her iki yazar, bugün oluşturulan şartların bir darbenin habercisi olduğunu vehmederek, bu tutumlarıyla ülkesi ve milletine karşı sorumluluk kuşanan her aydın ve entelektüelin yaptığı gibi, hükümeti uyarma görevini üstlendiklerini ima etmeye çalışsalar da, aslında kendileri de darbe şartlarının oluştuğuna dair içlerinde en ufak bir kuşku taşımıyor oldukları için, bu söylemleriyle darbe severlerin ekmeğine yağ sürdüklerini ve böylece gerçekte darbe kışkırtıcılığına ya da darbe şakşakçılığına soyunduklarını gizlemeye çalışıyorlar.

Sayın Erdem ve Sayın Altan’ın, hükümetin vurgulamaya çalıştığımız bu iddialı politikalarına karşı çıkan tutumlarına anlam vermek çok zor değil. Çünkü bu iki yazarın da öteden beri Türkiye’nin son dönemde üstlendiği söz konusu hedefleriyle örtüşen hiçbir ideali yok. Burada bizim esas tuhaf karşıladığımız ve anlam vermekte güçlük çektiğimiz şey, Türkiye’de İslamcı düşünce ve geleneğin tartışmasız en önde gelen simalarından biri olan Ali Bulaç’ın son zamanlarda olumlu anlamda seyreden Türk dış politikasına milliyetçi ve ulusalcı bir ağızla yönelttiği şiddetli itirazları. Sayın Bulaç’ın son dönemlerde oluşturulan Türk dış politikasına Arap milliyetçilerinin veya Türk ulusalcılarının argümanları ve yakıştırmalarıyla karşı çıkması, bununla da yetinmeyerek sert tepki göstermesi gerçekten anlaşılabilir bir şey değil.

Sayın Bulaç’ın, Türkiye’nin Suriye politikasına bir Arap milliyetçisi ağzıyla yönelttiği sert eleştiriler, söz gelimi Esad’ın halkına karşı 20 aydır sürdürdüğü kıyımda 40 bine yaklaşan kişinin ölümünden ve harabeye dönmüş Suriye’den Baas rejimi yerine Türkiye’yi sorumlu tutan tavrı, hakikaten anlaşılabilir cinsten değil. Oysa Türkiye’nin öteden beri Suriye’de tek hedefi savaşı sürdürmek ya da kan dökmek değil, savaşı bitirmek ve kan dökülmesini önlemek olmuştur. Unutulmamalıdır ki, Suriye’nin kıyam etmiş Müslüman halkına karşı savaşan Türkiye değil, Esad rejimidir. Ama Esad’ın Müslüman kanından beslenen katliamlarını onun başarısı saymak, ona karşı çıkan Türkiye’nin politikasını da hem “başarısızlık” hem de “basiretsizlik” olarak değerlendirmek hangi Müslüman aydının kârı olabilir?

Ayrıca Sayın Bulaç, son zamanlarda Sayın Davutoğlu’nun öncülüğünde sürdürülen ve “Müslümanlar kardeştir” felsefesiyle örtüşen bir bakışla bölgesel bütünleşme hedefine kilitlenmiş önder bir siyaset yürüten hükümet politikalarına, temelde Fransa, Rusya veya herhangi bir Avrupa ülkesinin politikaları ile çalıştığı için de ciddi eleştiriler yöneltiyor. Bu bağlamda o, Sayın Davutoğlu’nun Afrika ülkelerinde Fransa’nın gittiği her yerde Türkiye’yi karşısında bulması gerektiğini ifade eden yaklaşımını yanlış buluyor ve bu tavrı ciddi bir şekilde eleştiriyor.

Başka devletlerin iç işlerine müdahale anlamına geldiği gerekçesiyle hükümetin söz konusu Türk dış politikasına milliyetçi veya ulusalcı reflekslerle itiraz edilebilir, bu anlaşılabilir bir tutumdur. Fakat evrensel ümmetçi bir bakışla veya İslamcı bir duyarlılıkla bu politikaya nasıl itiraz edilebilir? İşte bunu anlamak hiç de kolay değil. Yasin Aktay’ın da isabetle belirttiği gibi, küffârın gücünü gözünde bu kadar çok büyütenin İslamcılık diye bir iddiasının olmaması gerekir. Ben de Sayın Aktay’ın sorusunu size yönelterek tekrarlıyorum: Sizce de, gerek modernizm konusunda gerek İslamcı idealler adına yıllarca şaşılacak ölçüde iddialı olmanın zirvelerinde dolaşan Sayın Bulaç’ın, bugün yüzyılın başında ciddi bir iddiada bulunmuş ve bütün dünyada, özellikle de İslâm dünyasında büyük bir heyecan ve coşku yaratmış bir Türkiye’ye ayağını denk almasını tavsiye etmesi gerçekten tuhaf, hakikaten şaşılacak şey değil mi?

Ne dersiniz?...

mehmetkubat@gmail.com

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 14
Bugün : 176
Bu Ay : 3317
Toplam : 3317

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom