Prof. Dr.  Mehmet Kubat

Prof. Dr. Mehmet Kubat

mehmetkubat@gmail.com

SURİYE: KANAYAN YARA

                                        SURİYE: KANAYAN YARA

 

Suriye’de rejimin kendi halkına yönelik sürdürdüğü savaş Müslümanlar olarak hepimizi derinden sarsıyor, huzursuz ediyor, içimizi burkuyor. 19 aydan beri devam eden bu savaşta çoğu masum halktan yaklaşık 30 bin kişi hayatını kaybetti, savaşın dehşetinden milyonlarca insan evini yurdunu terk etmiş durumda, birçoğu mülteci durumuna düştü. Yalnız Türkiye’ye sığınanların sayısı 100 bini geçti. Halkı Müslüman olan Suriye, yangın yerine, kan gölüne dönmüş durumda. Esed rejiminin yoğun bombardımanı sonucu başta Şam ve Halep olmak üzere, Suriye’de İslâm tarihinin sanat ve medeniyet merkezleri konumundaki şehirleri birer harabeye ve birerer hayalet kente dönmüş durumda. Bu ülkede sadece kan ve göz ve yaşı var; zulüm, talan ve ölüm hemen her yerde kol geziyor.

Peki Suriye’nin “kanayan bir yara” haline gelmesine kimler sebep oldu ya da olayların bu noktaya varmasında kimlerin sorumluluğu var?

Hemen belirtelim ki, meseleye dair uluslararası egemen güçlerin etkisinde kalınarak, “mezhebi”, “din” edinen bazı ülkelerin sözcülüğüne soyunularak, bir cemaatin borazanlığı yapılarak, ezberlenen bir takım ütopik fikirler baş tacı edilerek, gerçekliği olmayan, ayakları yere basmayan, pratize edilme imkânı da bulunmayan bazı önyargılar habire tekrarlanarak ve özellikle yalan-yanlış bilgilerle kamuoyu kandırılmaya çalışılarak asla bu sorunun doğru yanıtı verilemez.

Bilakis bu sorunun doğru cevabı, Müslüman duyarlılığı ile hareket edilerek, doruluk ve dürüstlükten santim bile sapmadan, insaf sınırları aşılmadan, hak ve hukuktan şaşmadan, evrensel ahlâkî ve objektif kriterlere bağlı kalınarak ve en önemlisi de süreci doğru okuyarak verilebilir ancak.

Bu temel kriterler çerçevesinde meseleyi doğru tahlil etmemize olanak sağlayacak bazı mülahazalarımızı şu birkaç maddede aktarabiliriz:

1. Dünyadaki gelişmeler ve bilhassa “Arap Baharı”yla ortaya çıkan yeni durumdan sonra, baskıcı, totaliter Baas rejiminin daha fazla iktidarını sürdüremeyeceği öngörüsüyle, Suriye’de bir an önce insan hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi, demokratik seçimlere geçilmesi, hukukun üstünlüğünün egemen kılınması gibi birçok hususta başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu olmak üzere, hükümet yetkililerinin Esed ve diğer yetkililer nezdinde giriştikleri her iyi niyete dayalı hareket, değişime dair verilen bütün sözlere rağmen, hiçbir karşılık bulamamış, bilakis ters tepmiştir. O halde şu gerçeği rahatlıkla ifade edebiliriz: Hükümet yetkililerinin, Suriye’de olayın bu noktaya geleceğini öngöremediklerine dair ileri sürülen iddialar tamamen asılsızdır ve ülkede olayların bu aşamaya gelmesinde, birinci dereceden sorumlu Baas yönetimi, yani Esed iktidarıdır. Bu gerçeği teslim etmeden doğru bir sonuca varmamız ve bu meseleyi hakkıyla anlamamız mümkün değildir.

2. “Suriye’de toplam nüfusun yüzde 40-45’ini Nusayri ve Hıristiyanların oluşturduğu (!)” (Bkz. Ali Bulaç, “Suriye’de hatalar (1): Yanlış okuma”, Zaman, 11 Ekim, 2012, Perşembe) şeklinde gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan yalan-yanlış bir bilgiden hareketle, nüfusun bu denli büyük bir kesimi tarafından desteklenen Nusayrîlerin, ülke yönetimini de ellerinde bulunmasının gayet tabiî ve meşrû olduğunu, dolaysıyla zorba ve diktatör Esed rejimine karşı çıkmaların ve ayaklanmaların da gayr-ı meşrû olduğunu imâ etmeye çalışmakla Suriye’de meydana gelen olayların sorumluları asla bulunamaz. Bu konu böyle çarpıtıldığı sürece de hiçbir zaman doğru anlaşılamaz. Ayrıca bu tür sağlıksız bilgiler aktarılarak okuyucu da kandırılamaz ve bu hayati derecede önemli olan soruna açıklık da getirilemez. Zira bu tür bir açıklama, konuyu anlamaya çalışmak değil, zihinleri bulandırmaya yönelik bir manipülasyon ya da açık bir saptırma olabilir ancak.

3. Bu argümandan kalkılarak Ak Parti İktidarı’nın Suriye’nin farklı dinî, mezhebî ve etnik unsurlardan müteşekkil sosyo-politik yapısını dikkate almadığını, bu süreçte hadiseleri yanlış okuduğunu, bu nedenle de olayların bu noktaya gelmesinde pay sahibi olduğunu (Ali Bulaç, “Suriye’de hatalar (1): Yanlış okuma, Zaman, 11 Ekim 2012, Perşembe) söylemek de bir aldatmacadan öteye gidemez. Çünkü:

a) Bir defa bu ülkede yönetimi ellerinde bulunduran Esed ailesinin mensubu bulunduğu Nusayrîler, Suriye’de toplam nüfusunun sadece yaklaşık yüzde 10 kadarını oluşturuyorlar. Nusayrîler, Suriye'de küçük bir azınlık olmalarına rağmen, yıllardır çoğunluğa tahakküm ediyorlar. Zorba ve diktatör Esed rejimi, iktidara geldikleri 1970’ten bugüne, nüfusun geri kalan yüzde 90’ına zulmetmeye, onları yıpratmaya, üzerlerinde baskı kurmaya, sindirmeye ve yok saymaya devam ediyor. Kısacası Esed ailesi, nüfusun çoğunluğunun desteğini arkalarına aldıkları, yani iktidarda olma hakları olduğu için değil, 1970 yılından bugüne gerçekleştirdikleri bir darbeyle, yani zorbalıkla iktidarı gasp ettikleri için yönetimde bulunuyorlar.

b) İktidarı ellerinde bulunduran bu zâlim ve gaddar rejim, öteden beri, bilhassa ülkede toplam nüfusun yaklaşık yüzde 75’ini oluşturan Sünnî Müslümanlara yönelik zâlimane tutumları dolaysıyla sabıkalı durumdadır. Hatırlanacağı üzere, baba Esed’in 1982’de Hama ve Humus’ta gerçekleştirdiği toplu Müslüman katliamı hala unutulmuş değil, asla da unutulacağa benzemiyor. Bu câniliği ve bu gaddarlığı zihinlerden silmek mümkün değil. Nitekim otuz yıl önce, bugün iktidarda olan Beşşâr Esed’in babası Hâfız Esed’in geniş yetkilerle donattığı diğer oğlu Rıfad Esed komutasındaki 12 bin askerle harekete geçen Baas rejimi, önce Hama’ya daha sonra da Humus’a saldırmış, şiddetli hava bombardımanın ve buldozerlerin de yardımıyla bu iki şehri yakıp yıkmış ve yerle bir etmişti. Adeta bir hayalet şehre dönen bu iki kentte zehirli gaz da kullanılmış ve tam 40 bin savunmasız, masum Müslüman sebepsiz yere, hunharca katledilmişti.

c) Bu insanlık haysiyet ve onuruna sığmayan sistematik katliamları, zâlimlikleri, cânîlikleri ve gaddarlıkları dolaysıyla, “İslâmî ve ahlakî insanî değerlere sahip hiç kimse, Baas türü baskı rejimini onaylamaz. Bu türden rejimleri savunanlar insan haysiyetine ve eşref-i mahlûkat olmaya aday olarak yaratılmış insanın izzetine saygısızlık gösterirler.” (Bkz. Ali Bulaç, “Suriye’de hatalar (2): Temkinden Hariciliğe”, Zaman, 13 Ekim 2012, Cumartesi). Aynı şekilde Suriye’deki Baas rejimini haklı çıkaracak, onların ekmeğine yağ sürecek, bu zorba ve diktatör iktidara karşı direnişi zayıflatacak her tür argümandan da kaçınmak gerekir.

d) Müslümanlar olarak şu konuda mutabık olmamız gerekir: Suriye’li Müslümanlar, ortada başka hiçbir gerekçe olmasaydı bile, sırf 1982 yılında kendilerine yönelik gerçekleştirilen bu toplu katliam yüzünden baskıcı, zorba ve otokrat Esed rejimine başkaldırmış olsalardı bile İslâmî, insanî, ahlâkî vs. bütün değerler açısından haklı sayılırlardı ve bu yüzden asla kınanamazlardı.

4. Suriye’deki Baas rejiminin “Yıllardır İsrail’e karşı Filistin davasını ve Hizbullah’ı fiilen desteklediği” (Ali Bulaç, “Suriye’de hatalar (1): Yanlış okuma, Zaman, 11 Ekim 2012, Perşembe) iddiası da açık bir saptırmadan başka bir şey değildir. Hele bu iddia ile Müslümanların yıllardır İsrail zulmüne maruz kalan Filistin konusundaki hassasiyetleri öne çıkarılarak bir duygu sömürüsü yapılmaya çalışılıyor ve böylece Esed rejimini desteklemeleri gerektiği ima ediliyorsa, bu kelimenin tam anlamıyla çirkin bir hezeyandır. Suriye toprağı olan Golan Tepeleri İsrail’in işgali altında olmasına rağmen, bugüne kadar İsrail’e karşı tek kurşun bile sıkmamış bu rejim, halkına karşı her tür modern silahı, hatta misket bombalarını kullanmaktan dahi kaçınmıyor. Bu nedenle Araplar Suriye’deki rejimin halkına düşman, fakat İsrail’e dost tavrını izah amacıyla Esed için şu meşhur tekerlemeyi kullanırlar: “Esedu’ş-Şâm, Ernebu Golan: Şam’ın Aslanı, Golan’ın Tavşanı.” Ayrıca Esed iktidarının, İsrail rejimiyle hiçbir sorununun olmadığı, son gelişmeler karşısında İsrail yönetiminin Esed rejiminin yıkılmaması için yürüttüğü açık politikadan da rahatlıkla anlaşılabilir.

5. Gelelim Ak Parti iktidarının, bilhassa bu süreçte öne çıkan ve aktif rol oynayan Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun yürüttüğü muhalefetten yana tutum alan ve bu ülkenin iç işlerine karışma anlamına gelebilecek politikasının, Suriye’de bugün olayların içinden çıkılamaz hale gelmesinde, hatta 30 bin kişinin kanının akmasında pay sahibi olduğuna dair bazı yazarlar tarafından dile getirilen mesnetsiz iddialara…

Bu tür iddialar şu birkaç açıdan yanlış ve tutarsızdır:

ı. Esed rejimini yıkmanın yolunun, onlara karşı silahlı mücadele olmadığını, bu hususta Tunus ve Mısır (Tahrir) yönteminde ısrar edilmesi gerektiğini savunanlar (Ali Bulaç, “Suriye’de Sona Doğru”, Zaman, 08 Ekim 2012, Pazartesi), ya baskıcı ve zorba Esed rejimini tam olarak tanımıyorlar ya da bilerek okuyucuyu kandırmaya çalışıyorlar. Tunus ve Tahrir örneğinde olduğu gibi Mısır’da yönetime karşı muhalefet yapılırken, Esed rejiminin yaptığı gibi, karşılarında sivil halkın, kalabalıkların üzerine doğrudan bomba yağdıran bir iktidar var mıydı? Suriye’deki iktidarı az çok tanıyanlar, muhalefet amacıyla neredeyse iki kişinin bile yan yana gelmesine müsaade etmeyen bu baskıcı sistemin, rejime karşı yapılacak toplu gösterilere ve sivil protestolara asla müsaade etmeyeceğini, Baas rejiminin, silahsız bile olsa, bu tür sivil eylemlere asla müsamaha ile bakmayacağını kolaylıkla fark edebilirler. Nitekim bu ülkede ilk silahsız muhalefet hareketleri başladığı andan itibaren, iktidardaki Baas rejimi tarafından hiç de müsamaha görmediğini, bilakis çok sert karşılık bulduğunu ve muhalefeti oluşturan masum kalabalıkların üzerine doğrudan ateş açıldığını biliyoruz.

ıı. Ak Parti hükümetinin “yanlış okuma” sonucunda izlediği sözüm ona öngörüsüz ve hatalı politika neticesinde Suriye’de olayların bu noktaya gelmesine katkıda bulunduğunu dile getirenler, aslında Müslüman halkın duygularını kamçılayarak yalan-yanlış şeyler söylemekten, yani demagojiden başka bir şey yapmıyorlar. Çünkü bu hükümet, aslında olayların bu noktaya geleceğini yıllar öncesinden fark etmişti. Adına “Arap Baharı” denen süreçte Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da gelişmeler olurken, daha baskıcı ve daha totaliter bir iktidar tarafından yönetilen Suriye’de bu tür olayların vuku bulmayacağını varsaymak, kelimenin tam anlamıyla safdilliktir. Sıradan bir insan bile bu süreçte Suriye’de benzer olayların olacağını kestirmekte zorlanmazken, hükümet yetkililerinin bu hususta bir öngörülerinin olmaması olacak şey mi? Ak Parti politikasıyla az çok ilgilenen herkes, bu hususta Sayın Başbakan başta olmak üzere, Dışişleri Bakanı ve diğer yetkililerin, Suriye’de kanın akmaması için ne tür bir çabanın içerisinde olduklarını rahatlıkla fark edebilir. Bilhassa kan dökülmemesi için Ak Parti hükümetinin, bölgenin diğer hükümetleri ve yetkililerinden kat kat daha fazla bir cehd ve gayret gösterdiğini, büyük bir çaba harcadığını, bu konudaki takdire şayan hassasiyetlerinden ve hareket tarzlarından anlamak mümkündür. Bu amaçla Başbakan’ın birçok defa, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ise sırf bu konuyla ilgili olarak 60 küsur defa bizzat Beşşâr Esed ile görüştüğünü, konuya dair ilk temasın daha 2003’te başladığını bilenler, hükümetin bu konuya ne kadar duyarlı olduğunu anlamakta güçlük çekmezler.

ııı. Türkiye’nin eskiden olduğu gibi içine kapanarak, sınırlarının ötesine müdahale etmemesi, başka ülkelerin iç işlerine karışmaması, bu bağlamda Suriye’nin de iç işlerine müdahale etmemesi gerektiğine dair yoz, sığ ve “neme lazımcı” bir yorum yapanlar, şu hususların ayırdına varmalıdırlar:

a) Bir kere, başka ülkelerin iç işlerine karışmama fikrinin artık modası geçmiş bir düşünce olduğunu, modern dünyada “başka ülkelerin iç işlerine karışmama” diye bir felsefenin artık benimsenmediğini bilmelidirler. Nato’nun Bosna’ya, binlerce km. öteden ABD’nin Afganistan’a ve Irak’a müdahalesi, “başka ülkelerin iç işlerine karışmama” prensibinin artık işlemediğinin göstergesi değil mi? Kişisel kanaatime göre bu prensibin işlemesi oldukça doğru. Bence artık her isteyen ülke, “iç işlerim” dediği konularda istediği gibi hareket edememeli. Diğer ülkeler tarafından denetlenmeli ve hatta gerekirse müdahale edilmelidir. Buna en güzel örnek, yukarıda da zikrettiğimiz gibi, geç kalınmış bir müdahale olarak kabul edilmekle birlikte, nispeten yakın zamanda Basna’da, büyük Sırbistan’ı kurma hayalleriyle 100 binin üzerinde Boşnak Müslümanı katleden Sırplara yönelik olarak gerçekleştirilen NATO müdahalesi gösterilebilir. Libya’daki NATO müdahalesi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Benzer bir müdahalenin, halkını düşman gören, onlara karşı misket bombaları kullanarak toplu katliamlara girişen Esed iktidarındaki Suriye’de gerçekleşeceğini beklemek, her halde doğru ve kaçınılmaz olanıdır.

b) Diğer taraftan, Türkiye’nin başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmemesi gerektiğini savunanlar, içten içe egemen güçlerin bilhassa Ortadoğu’da cetvelle çizdikleri sınırları kutsal gördüklerini kabul ediyor olmalıdırlar. Böyle düşünenlerin, bir an önce daldıkları derin kış uykusundan uyanarak Türkiye’nin hala o eski Türkiye olmadığını, Dışişleri Bakanı olması Türkiye için gerçek bir şans olan Sayın Davutoğlu’nun başını çektiği bu ülke yöneticilerinin artık Türk dış politikasında sağlıklı anlayışın, bu ülkenin üzerinde yükseldiği temelleri doğru kavramakla mümkün olabileceğini, bu ülkenin Osmanlı mirasıyla doğrudan ve sıkı ilişkilerinin olduğunu, Türkiye’nin bu medeniyet havzasının oluşturduğu Balkanlar, Kafkaslar, Kuzey Afrika, Batı Asya ve bilhassa Ortadoğu’ya karşı tarihî ve organik bağlarının bulunduğunu ve bu bağların kendilerine yüklediği bir takım önemli sorumlulukların bulunduğunu anlamış durumdalar. Evet, iktidardaki yöneticiler bu sorumluğun bilincinde davranarak bir gelecek tasavvur ediyor ve bu çerçevede bir medeniyet inşasına girişmiş bulunuyorlar.

c) Türkiye’nin, içişlerine müdahale olacağı gerekçesiyle, Suriye’nin iç işlerine müdahale etmemesi gerektiğini savunanlar bilmelidirler ki, Türkiye esas yanlışı, bu ülkenin iç işlerine müdahale etmediğinde yapmış olacaktır. Zira Türkiye, Suriye’de dinî, kültürel ve tarihî bağlarla ilişki içerisinde olduğu Müslümanların dertleriyle ilgilenmek zorundadır. Dahası Türkiye, Suriye’nin önemli beşeri unsurlarından biri olan Kürt nüfusundan dolayı da bu ülkedeki olaylara bigâne kalmamalıdır. Nitekim Ak Parti hükümeti, Kürtlerin de mücadelesini sahiplenmiş, söz gelimi geçen yıllarda onlara “kimlik” verilmesi konusunda Esed rejimi nezdinde başat bir rol oynamıştı. Ayrıca Kuzey Suriye’de bulunan ve ileride Türkiye için bir “çıbanbaşı” olması muhtemel PYD ve KUK gibi diğer Kürt oluşumlar dolaysıyla da bu ülkenin iç işleriyle ilgilenmesi gayet doğaldır.

d) Türkiye’nin Suriye’deki olaylarda siyaseten taraf olmasını, bu ülkenin iç işlerine müdahale olduğu gerekçesiyle yanlış bulanlar bilmelidirler ki, ABD binlerce km. öteden, Rusya ve diğer batılı güçler hakeza uzaklardan müdahale hakkını kendilerinde görürlerken, Türkiye’nin çevresinde olup bitenlerden, bilhassa halkı Müslüman olan ve 900 küsur km. sınır komşuluğu bulunan bu ülkedeki olaylardan bigâne kalması asla düşünülemez. Üstelik ABD, Rusya ve diğer batılı ülkelerin, müdahale ile sömürmekten başka bir amaçları yokken; kanın durması, huzur ve barış ortamının sağlanması ve yalnızca haktan yana çözümün peşinde olması, Türkiye’nin tavrına daha bir haklılık kazanıyor.

ıv. Suriye konusunda bölgedeki aktörler arasında en sağlıklı politikayı Türkiye’nin izlediğinde şüphe yok. Şöyle ki:

a) Bölgedeki aktörlerden İran, 1979’da gerçekleştirilen İslâm devrimiyle dünya Müslümanlarının dili, büyük şeytan olarak nitelediği Amerika’ya ve onun Ortadoğu’da hamiliğini yaptığı İsrail’e karşı çıkarken ise dünya mazlumlarının sesi olarak görülüyordu. Ancak şimdilerde İran, bölgedeki ve dünyadaki bütün Müslümanlara sırt çevirme pahasına, zâlim Esed rejimini ayakta tutmak için her tür yolu deniyor. Bu amaçla Esed saflarında savaşmak üzere askerlerini göndermekten bile geri durmuyor. Gelinen süreçte İran, Baas rejimine doğrudan destek vererek, Esed iktidarı tarafından gerçekleştirilen Sünnî Müslüman katliamlarında pay sahibi olduğu anlamına gelecek kirli bir politika izliyor. Gerçekte İran, arka planında başka bir takım siyasî sebepler olmakla birlikte, sırf Nusayrî mezhebine mensup oldukları ve dolaylı olarak da Şiî sayıldıkları için Esed ailesinin liderliğindeki Baas rejimine sahip çıkmakla, böylece aslında dinin birer yorumu mesabesindeki “mezhebi”, “din” edinerek Şiîliği her tür kutsalın önüne koymakla dünya Müslümanları için asla ümit olamayacağını ispatlamış oldu.

b) Bölgedeki aktörlerden bir diğeri olan Lübnan Hizbullah’ı, İsrail’e karşı savaş verirken ümmetten büyük alkış almıştı. Ancak bu süreçte Hizbullah liderinin Baas rejimine arka çıkarken, “Ölen Esed taraftarları şehittir (!)” şeklindeki beyanatı, evrensel ümmet anlayışından ne kadar uzak olduklarını ortaya koyuyor.

c) Suriye konusunda bölgedeki aktörler içerisinde en sağlıklı politikayı Türkiye’nin izlediğinde şüphe yok. Türkiye’nin aslında başından beri bu bölgede izlediği politika, savaşın ve şiddetin olmadığı, barışçıl yollarla iktidarın el değiştirmesi gerektiğine dair yürüttüğü sağlıklı siyasettir. Savaştan önce Suriye ile ticaretteki karşılıklı ilerlemeler, ekonomik ilişkiler, özgürlükler, reform teşvikleri, vize muafiyeti, ortak bakanlar kurulu toplantıları, karşılıklı çıkar ve kardeşlik ilişkileri hep bu amaca yönelikti. Fakat yapılan bütün bu iyi niyet girişimleri sonuçsuz kalıp, rejim kendi halkına karşı silah doğrultmaya başlayınca, Türkiye hükümeti yetkilerinin izlediği politika siyasî anlamda muhalefete destek vermek olmuştur ki, bu dinî, ahlâkî ve insanî olandır ve halkının üzerine bomba yağdıran gaddar Baas rejimine karşı takınılacak en doğru tavırdır. Suriye’nin içinde bulunduğu fiili durumun Kur’anî çözümünü Ali Bulaç’ın Kur’an mealinden aktaralım:

“Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah'ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adâletle aralarını bulun ve (her konuda) âdil davranın. Şüphesiz Allah, âdil olanları sever.” (Hucurât, 49/9).

v. Ak Parti’nin Suriye politikasının, ülkeyi savaşa sokmakla sonuçlanacağını savunanlar, bu konuda da aceleci davrandıklarını bilmelidirler. Türkiye’yi savaşa sokmak için Esed rejimi başta olmak üzere, egemen güçler tarafından yapılan bütün hile, desise, oyun ve kışkırtmalara rağmen, yetkililer son derece soğukkanlı ve temkinli davranmış, ülkeyi bir kaosa sürüklemekten olabildiğince sarf-ı nazar etmişlerdir. Bilindiği üzere, açık bir savaş sebebi sayılmasına rağmen, Türk F4 uçağının sebepsiz yere Akdeniz’de düşürülmesi gibi bir provokasyon bile hiçbir zaman yetkilileri, savaş fikrine itmemiştir. Hükümet yetkilileri, savaş çığırtkanlarına, artık karşılarında hilelerini anlayan, hiçbir şekilde oyun ve aldatmacalarına gelmeyecek olan bir Türkiye olduğu konusunda bundan daha açık bir mesaj veremezleri. Bu durumda sizce “Türkiye’nin Sünni temkin modelini bırakarak ‘Harici radikalizm’e itibar ettiği” iddiası (Bkz. Ali Bulaç, “Suriye’de hatalar (2): Temkinden Hariciliğe”, Zaman, 13 Ekim 2012, Cumartesi), ne kadar doğru sayılabilir?

vı. Bir tarafta topu, tüfeği, tankları, uçakları ve misket bombalarıyla devletin bütün imkânlarını halkını sindirmek için seferber eden Esed liderliğindeki gaddar Baas rejimi, diğer tarafta çok zor şartlar altında savaşım veren, dışarıdan gelen bir takım yardımlarla ayakta durmaya ve direnmeye çalışan bir muhalefet varken, Suriye’de “Elbette her iki taraftan da orantısız güç kullananlar, meşru sınırları aşanlar var” (Ali Bulaç, Suriye’de Sona Doğru, Zaman, 08 Ekim 2012, Pazartesi) cümlesi nasıl izah edilebilir? Allah aşkına bu cümle, iyi niyetle söylenmiş olabilir mi? Bu bakış açısıyla ülkede olan biten doğru okunabilir mi? Bu sakat anlayışla Suriye için tarafsız, art niyetten uzak, doğru çözüm önerileri sunulabilir mi?

vıı. “Hepimiz biliyoruz ki, tarihte yenemediğimiz Rusya, affetmez, mutlaka bir şekilde acımasızca karşılık verir” (Ali Bulaç, Suriye’de hatalar (3): Kaos, Zaman, 15 Ekim 2012, Pazartesi) cümlesiyle aşağılık psikolojisine kapılanlar, Moskova-Şam seferi sırasında indirilen Suriye uçağının, Esed rejiminden ziyade, gerçekte Rusya’ya bir gözdağı amacı taşıdığını, bu olayın zâlim Baas rejimine yaptığı desteklerle arka çıkan Rus yetkililerine ayaklarını denk almaları için bir uyarı mahiyatinde olduğunu bilmelidirler.

vııı. Hükümetin Suriye politikasında çok temel bazı hatalar yaptığı, bunun sonucunda da belirsizlik ve kaosun ortaya çıktığı bazı yazarlar tarafından dillendirilmeye çalışılsa da (Krş. Ali Bulaç, Suriye’de hatalar (3): Kaos, Zaman, 15 Ekim 2012), gerçek bunun aksinedir. Ak Parti hükümeti, bu konuda son derece duyarlı ve akıllı bir dış politika sürdürüyor. Nitekim Türkiye’nin Akçakale’de Suriye’ye “mukabele-i bilmisil” kuralı çerçevesinde sadece misilleme yapmakla yetinmesi ve bu tavrıyla niyetinin asla savaş olmadığını ortaya koyması, dünyaca haklı bulunmasına sebep oldu. Hatta Türkiye’nin bu politikası, Esed rejimine açık destek veren İran ve Rusya da dahil olmak üzere dünyadan aykırı hiçbir sesin çıkmaması ile sonuçlandı. Türkiye Suriye’de sürdürdüğü bu gerçekçi dış politikasının semerelerini de yavaş yavaş devşirmeye başlamış bulunuyor. Nitekim 17 Ekim tarihli gazetelerdeki şu haberler, savımızın doğruluğunu destekler mahiyettedir:

“Türkiye’nin hava sahasını Suriye sivil uçuşlarına kapatmasının ardından benzer bir adım Avrupa Birliği’nden geldi. AB, ek yaptırımlar kapsamında daha önce mal varlıkları dondurulan Suriye Arap Havayolları’na ait uçakların kendi havalimanlarını kullanmasını yasakladı. Karar, 16 Ekim 2012’de Lüksemburg’da toplanan AB dışişleri bakanları toplantısında alındı. Bakanlar, Suriye’deki krizin komşu ülkelere yayılan etkisinden derin endişe duyduklarını belirtti. Şanlıurfa Akçakale’de 5 kişinin ölümüne sebep olan top mermisi başta olmak üzere Esed güçlerinin Türk topraklarına top atışlarını şiddetle kınadı. AB bakanları, Suriye makamlarından komşu ülkelerin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine tam saygı istediler. Dünkü toplantıda alınan yeni yaptırımlarla, halka şiddet politikasında rol alan 28 Suriyeli yetkilinin mal varlıkları dondurularak AB’ye seyahatleri yasaklandı. Esed rejimine silah ve finansman sağlayan iki şirketin AB’deki mal varlıkları donduruldu.

“Dışişleri bakanları ayrıca AB vatandaşları ve şirketlerinin sigorta ve reasürans sağlamak dahil doğrudan ya da dolaylı yollarla Suriye’ye silah sağlanmasında kolaylaştırıcı rol oynamalarını yasakladı. Halka şiddet politikası nedeniyle Suriye hakkında 19’uncu kez yaptırım kararı alan AB, Suriyeli toplam 181 yetkiliyi ve 54 kuruluşu kara listeye dahil etti.

“Lüksemburg toplantısında Esed’in müttefiki İran’a yönelik müeyyide kararları da çıktı. AB bakanları, Şüphe uyandıran nükleer programıyla ilgili uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmemekle suçladıkları İran’dan doğalgaz ithalini yasakladı. Yeni yaptırımlarla AB tankerlerinin İran için petrol ve ürünlerini taşımaları ve AB şirketlerinin gemi inşa sektöründe İran’la iş yapmaları yasaklandı.” (Krş. Zaman, 17 Ekim, 2012).

ıx. Gelinen noktada görünen şu ki, bu çağda otokrat, zorba, baskıcı ve totaliter hiçbir rejim, dışarıdan ne kadar yardım görürse görsün, içeride karşısında güçlü bir direniş varsa, asla ayakta kalamaz. Bu aşamadan sonra Türkiye hükümeti ve Türkiye Müslümanlarının eli kanlı bir diktatöre destek vermeleri olacak şey mi?

Suriye konusundaki dik duruşlarından, yürüttükleri erdemli ve dürüst siyasetlerinden ötürü başta Sayın Başbakan ve Dışişleri Bakanı olmak üzere, hükümet yetkililerinin arkasında durmak, onları desteklemek, başarılı olmaları için yardımda bulunmak, yürüttükleri siyaseti kamuoyuna doğru anlatmak, aynı şekilde bu ülkede bir an önce kanın durması ve işlerin tekrar rayına girmesi için Cenab-ı Allah’a çokça dua etmek her aydın, entelektüel, erdemli ve ahlâklı kişinin görevidir.

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 8
Bugün : 605
Bu Ay : 15117
Toplam : 24375

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom