Alıntı Yazılar

Alıntı Yazılar

alinti-yazilar

Hamza Türkmenle Ortadoğu röportajı

Hamza Türkmen ile Ortadoğu üzerine kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik.

TİMETÜRK / Tuğçe Çirağ

Hamza Türkmen’nin önümüzdeki günlerde yayınlanacak olan “Gelecek Tasavvurumuz ve Ortadoğu İntfadaları” kitabı üzerinden Ortadoğu’da yaşanan değişim sürecini Türkiye İslamcılığına yansımaları üzerinden bir söyleşi gerçekleştirdik. Ropörtajda Tunus, Mısır, Libya, Irak ve Suriye analizleri yapan Türkmen’le gerçekleştirdiğimiz söyleşinin ilk bölümünü siz okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz ;


___________________________________________________________________________________________________

HAMZA TÜRKMEN KİMDİR?

1953 yılında İstanbul Sarıyer'de doğdu.Öğrenciliği döneminde ilk düşünsel ve siyasal formasyonunu önce Milli Türk Talebe Birliği'nden, sonra da Yeniden Milli Mücadele hareketinden aldı. Düşünsel sorgulamalar sonucunda bir grup arkadaşı ile birlikte 1975'te Yeniden Milli Mücadele hareketinden ayrıldı. Sağcı, devletçi, millici, osmanlıcı dini duyarlılıktan ayrışarak Kur'an merkezli siyasal sorgulamalar gerçekleştirdi.

Önce İstanbul Hukuk Fakültesi'nde okudu; ancak 3. sınıftayken hukuk öğrenimini bıraktı ve M.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi.

Bir grup arkadaşıyla 80'li yılların ikinci yarısında Yöneliş Yayınları'nı kurdu. Beraber olduğu Müslümanlar ile birlikte 1990 yılında Dünya ve İslam, 1991 yılında Haksöz dergisini yayınlamaya başladı. Dünya ve İslam'ın sahipliğini Haksöz dergisinin de editörlüğünü yaptı.

1996 yılında yapısal ve düşünsel açıdan daha homojen Müslümanlar ile Ekin Yayınevi'ni kurdu. Halen aynı yayınevinde yayıncılık ve 1991'den bu yana yayınlanan Haksöz Dergisi'nde yazarlık yapmaktadır..

1991'de Türkiyeli Müslümanlar Platformu'nun, 1999 yılında Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği'nin kuruluşuna, 2002 yılında da Filistin Dostları Girişimi'nin ve Kudüs dergisinin kuruluşuna öncülük etti. Özgür-Der'de aktivist olarak faaliyet göstermektedir.
___________________________________________________________________________________________________


Röportaj : Tuğçe Çirağ


Ortadoğu'da yaşanan halk ayaklanması sizce Emperyalist güçlerin koordine ettiği bir hareket midir yoksa uyanış mıdır?

Hamza Türkmen: Türkiye’deki İslami uyanış büyük ölçüde Ortadoğu İslami hareketlerinden etkilenmiştir. Bu hareketler bir asırdan beri modernizmin dayatmalarına direnerek ve gelenekçi yapının zaaflarını aşmaya çalışarak birçok mağduriyet ve trajik acılara rağmen bir inşa ve ıslah faaliyeti içinde olmuşlar; mücadele metodu konusunda birçok deneyimler yaşamışlardır.

Ortadoğu I. Dünya Savaşı sonrasında tamamen Avrupalı devletlerin işgali altındaydı. İslam’ın yaşayan gücünü ifade eden ıslah hareketleri ise, hem iç istibdat ve çözülmeye, hem işgal olgusuna karşı, geleneksel cemaatlerin tepkilerini de yönlendirerek karşı durmaya çalıştılar. Urvetu’l Vuska hareketinin 19. yüzyılın sonlarında mayalandırdığı direniş ve öze dönüş hareketlerinin oluşturduğu tohumlar Kuzey Afrika’dan Mısır’a, Suriye’den İran’a Hint Alt Kıtası’na kadar filiz verdi. İşgalciler halkın İslami değerlerini çözmeye, devşirilen veya sığınmacı elitlerle işbirlikçi yönetim mekanizmaları oluşturmaya çalışırken; İhvan, Ulema Cemaati, Cemat-i İslami, Hizbu’t-Tahrir gibi ıslah yönelimli hareketler ise halkın İslami duyarlılığını artırmaya ve bilinç seviyesini geliştirmeye çalışıyorlardı.

Ortadoğu hareketleri Türkiye İslamcılığından hem birikim hem pratik açısından oldukça ileridir. Ve İslami hareketler mücadele metodlarının bütün çeşitlerini deneyerek ve sınayarak sünnetullaha uygun harekat hattını kavramak konusunda oldukca tecrübe kazandılar. Ve Cezayir’de FIS’le başlayan alttan gelen dalga, bölgede çıkarları olan ABD ve işbirlikçilerini oldukça rahatsız ediyordu. Saddam Hüseyin bahane edilerek 2003 yılında Irak işgal edildi. ABD Suriye ve İran’a yönelecekti. Elinde Ortadoğu ülkelerindeki diktatörlük rejimlerini İslami hareketlere kaptırmamak için BOP planı vardı. BOP ile bu ülkelerde insan hakları, demokrasi, kadının özgürleştirilmesi hedefleri doğrultusunda seküler ve liberal reformlar planlanıyordu. Ama olmadı.

BOP üç alanda yara aldı. İlkin, Türkiye’de ABD’ye tam bağımlılığı ifade eden 1 Mart Tezkeresi TBMM’de reddedildi. İkincisi olarak, Irak İslami direnişi ABD’nin yayılma planlarını rafa kaldırdı. Üçüncü olarak, Filistin’deki genel seçimler umulanın aksine HAMAS ve Mısır’daki kısmi mahalli seçimler de Hüsnü Mübarek’e karşı İhvan-ı Müslimin taraftarlarınca kazanıldı. BOP’la hedeflenenin aksine bir gidişat olunca ABD ve işbirlikçileri tekrar yerel diktatörlere sarıldılar ve yerlerini tahkim etmeye çalıştılar.

Türkiye ise muhaliflerin ve biz Müslümanların yaptığı basınç sonucu ve haysiyetli bazı mebusların risk üstlenmesi neticesinde BOP dayatmasından kurtuldu. 1 Mart Tezkeresi’nin iptali Hükümet’i dış politika konusunda gittikçe bağımsız bir çizgiye çekti ve Türkiye’nin işbirlikçi ilişkilerinde paradigma değişimi olmaya başladı.

Ortadoğu isyanı veya intifadası işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, hukuksuzluk ve yönetimde keyfilik yanında; en fazla Gazze bombalanırken Ortadoğu halklarının sokağa çıkmasını tutuklamalarla ve şiddet kullanarak bastıran işbirlikçi rejimlere duyulanöfkenin patlaması ile ortaya çıktı. Bu başat sorunların her ülkede yaygın olarak var olması uyanışı son derece hızla yaygınlaştırdı ve kitleleştirdi. ABD’nin ve tüm işbirlikçilerin bu hız ve kitleleşme gücü karşısında sadece acziyetleri ortaya çıktı.
Ama ABD’yi kadir-i mutlak gören komplocu liberal, sol, anarşist ve sığınmacı anlayışlar halkın gücüne rağmen, CIA’nın, MOSSAD’ın yaydığı psikolojik harp bilgilerine ve uzantılarının Batılı medyada oluşturduğu spekülasyonlara inandılar. Bu konuda İran ve Hizbullah geç de olsa Eylül 2011 ayında Ortadoğu ayaklanmalarını “devrim” olarak selamladı ve bu kalkışmaların, emperyalizmin aleyhine halkın özgücüne dayandığını ifade ettiler. Ancak konu Suriye’deki ulusal ve mezhebi çıkarlara gelince İran da Hizbullah da çift kutuplu dünyadan kalma siyasi söylemin alışkanlıklarını terk edemediler ve Suriye halkının ve Müslümanlarının yanında yer alamadılar.

Ortadoğu İntifadası adında bir kitabınız çıkacak. Dış basında ve Türkiye’de Arap ülkelerindeki ayaklanmalar Arap Baharı olarak adlandırılıyor.Fakat siz ‘’İntifada’’ kavramını kullanıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?

H. Türkmen: Çıkmakta olan kitabın adı “Gelecek Tasavvurumuz ve Ortadoğu İntifadası” Biz Ortadoğu ayaklanmalarına “intifa” demenin daha doğru olacağını düşünüyoruz. Zira devrim kavramını ıslah temelli bir değişim olarak kullandığımızda vakıayı karşılamıyor. Devrim batılı bir kavram olarak belki revolution’u hani ihtilali, hükümet darbesini ifade edebilir. “Ortadoğu Devrimleri” diktatörleri devirmek, ihtilal anlamında kullanılabilir.

Arap Devrimi veya Arap Baharı kullanımında, Arap ulusçuluğunu ön plana alan bir yaklaşım var. Arap Bahar terkibi ise olaylar ilk başladığından Batılı ajanslar tarafından kullanıldı. Amaçlanan 1968 Çekoslavakya olaylarındaki liberalizme öykünen Prag Baharı’nı Ortadoğu’da yeniden estirebilmekti.

Arap Baharı kullanımı yerine, muhalif direniş güçlerin ittifakını temsil eden intifada ifadesi ise vakıaya daha uygun. Filistin intifadası, isyanı veya ayaklanması bu konuda önemli bir örneklik. Arzuladığımız küresel intifada, Ortadoğu intifadasına adım atmış durumda.

İntifada kımıldamak, silkinmek, her türlü kirden ve pislikten temizlenmek, düşmandan emin kılınmak, yolunu yitirmiş insanlara rehberlik yapmak gibi anlamlara gelmektedir. Bu konuda Filistin İntifadası örnek bir modeldir. Gasıplara, güvenliği yok edenlere karşı muhalif güçlerin veya bileşenlerin mücadele birliği yapmasıdır.

Diktatörleri yıkılan devletlerde demokrasilerin yerleşme süreci farklılık gösterir mi? Neye göre farklılık gösterir?

H. Türkmen: Tunus, Mısır, Libya için; kısmen Fas ve Yemen için intifada, özgürlük mücadelesinde muhalif bileşenlerle birlikte diktatörlere karşı verilen mücadelenin ilk aşaması idi. Hala Suriye’de intifada gündemdedir; Cezayir, Ürdün ve KİK ülkelerinde ise intifadaya duyulan özem potansiyel biriktirmektedir.

İkinci aşamadaki en önemli sorun ülke yönetiminin nasıl olacağı ve Müslümanlar dahil farklı kimliklere sahip olan bileşenlerin kendilerini nasıl var kılabilecekleri, yönetimde ve tebliğde kendilerini ifade edip edemeyecekleridir. Bu konuda Müslümanlar saltanat sistemlerinden yeni kurtuldukları için ortak yönetim formu olarak şura sistemini sunma birikimine sahip değildirler. Bu ülkelerde şura denilince akla daha ziyade askeri şura gelmektedir. Bu nedenle de Mısır ihvan’ı demokrasiyi Batılı ve felsefik anlamıyla değil, ödünç bir kavram olarak seçimler boyutuyla ulandığınıı ifade etmektedir. Zaten en laik potansiyele sahip olan Tunus’un bile anayasasında İslam bir mihenk taşıdır. Örneğin Mısır Anayasası’nın ikinci maddesine göre sözde de kalsa hiçbir kanun maddesi şer’i kurallara aykırı olarak çıkamaz.

Her ne kadar liberal, sol ve ırkçı tipler ve akımlar bu ülkelerdeki demokrasiyi Batı paradigmasının bir parçası gibi okusalar da halk nezdinde itibarları bir ağırlık teşkil etmemektedir. O zaman ödünç bir kavram olarak ama çok kültürlülüğün siyasi yönetime katılmasını ifade eden demokrasinin veya seçimlerin, ne kadar serbest uygulanıp uygulanmadığı, ülkede vesayet sisteminin ne kadar geriletilip geriletilmediği sorularına göre farklılıkları olacaktır.

Suriye'deki olayların üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen uluslararası kamuoyunun tavrını ve Baas rejiminin yaptığı katliamlarıyla ilgili neler söyleyebilirsiniz? Suriye'de akan kanın durması için neler yapılabilir?

H. Türkmen: Suriye, 1916 Sykes-Picot Antlaşması doğrultusunda 1921 yılında Churchil başkanlığında yapılan I. Kahire Konferansı’nda biçimlendirilmiş kolonyalist bir ülke.

Fransa 1944 yılı başında bu ülkeden çekilirken arkalarında kendi elleriyle eğittiği ve kurduğu sistemi ayakta tutacak bir bürokrat tabaka bıraktı. Bu bürokrat tabaka Fransız işgalcilerin de çeşitli oyunlarıyla bağım sızlık sonrasında ülke yönetimini ele aldılar. Ortadoğu İntifadası’nın yükseldiği Tunus’tan Ürdün’e kadar uzanan ülkelerdeki bu kolon yalist yapılanma biçimi pek farklı olmamıştır. Bağımsızlık sonrası Suriye bir darbeler ülkesi oldu.

1963’te General Hafiz el-Emin’in öncülüğünde gerçekleştirilen dar be Arap ırkçısı ve sosyalist Baas Partisi’nin iktidarı ele almasını sağla dı. Savunma Bakanı olan Nusayri asıllı Hafız Esad ise 23 Kasım 1970’te gerçekleştirdiği darbeyle yönetimi ele geçirdi.

İhvan-ı Müslimin’in Mısır’dan sonra en büyük kitle tabanı oluşturduğu yer Suriye idi. Suriye’deki muhtemel İslami gelişmeyi engelleyebilmek için Esad iktidarı 1980’de çıkarttığı bir kanunla İhvan-ı Müslimin’i yasakladı ve önde gelenlerini idam etti. İhvan’ın tepkisi 1982’de halk ayaklanması şeklinde belirdi. Ancak aynı yıl Hama şehri Esad rejimi tarafından bombalandı, katliamda 30 bini aşkın insan öldürüldü, 20 bin kişi kaybedildi, on binlerce Müslüman tutsak edildi ve tam 800 bin kişi idam edilmemek veya müebbed hapis cezası almamak için ülkeyi terk etti. Bütün bu insanlık suçlarına karşı Batı ve Batılı insan hakları kuruluşları üç maymunu oynadı. Çünkü Suriye’de İslami bir yönetim olacağına, Arap ırkçısı ama laik ve Batıcı bir kadronun kolonyalist bir mantıkla iktidarda olması tercih edilmekteydi. Tek sorun Suriye’nin taktik gereği SSCB ve İran’ı müttefik edinmesiydi.

2000 yıllında babasının yerine geçen Beşşar Esad ise ekonomide liberal bir kalkınma yolunu tercih ederken, hak ve özgürlükler konusunda hiçbir açılım yapmadı. Babası döneminden hapishanelerde bulunan 20 bini aşkın İhvan üyesinin şartlarında hiçbir iyileştirme olmadı. Üstelik sadece düşünce ve örgütlenme suçu dolayısıyla farklı kimliklerden 5 bine yakın kişi daha mahkum edildi. 2011 Mart’ında Tahrir Meydanı’nda taşınan pankartlardaki sloganları Der’a şehrinin duvarlarına yazan çocuklar tutuklanıp işkence ile öldürülünce, Ortadoğu İsyanı’nın dalgaları Suriye şehirlerinde de hissedilmeye başladı. Üç ay boyunca Suriye diktatörünü sivil protesto gösterileri sürdü. Sivil ve silahsız olan bu protestolarda her zaman 2-3-5 kişi öldürüldü. Ama muhalefet silaha el atmadı. Ama katliam 50’li 100’lü rakamlara ulaştığında, dağılmış elemanlarını yeni yeni toplayan İhvan başta olmak üzere Suriye İntifadası’nın bileşenleri korunmak amacıyla silaha sarıldılar.

Suriye’de bir yıl boyunca sistemin halka saldırısı söz konusuydu. Esad rejiminin askeri birliklerinden kaçan asker ve subayların öncülük ettiği Özgür Suriye Ordusu, tamamen spot piyasadan edindiği hafif silahlarla bir savunma cephesi oluşturmaya çalıştı. Kitlesel protestolara sahne olan cuma namazları Nisan 2012 ayında 600 noktada kılınırken, tüm katliamlara rağmen Mayıs 2012 ayında 700 noktaya ulaştı. Esad, özgürlük ve hukuk isteyen halkının üstüne Fransızlardan daha da vahşi bir şekilde tanklarını, uçaklarını, füzelerini sürdü. Durumun vehametine sadece Humus şehrini örnek verebiliriz. 750 bin kişilik Humus şehrinin üçte ikisi tahrip edilmiş durumda. Halkından 500 bin kişi Suriye kırsalında muhacir hayatı yaşıyor.

Nisan ayında İstanbul’da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun gayretleriyle İstanbul’da toplanan ve 83 ülke temsilcileriyle yapılan Suriye’nin Dostları Toplantısı’ndan Türkiye’nin gayreti dışında zikre değer hiçbir olumlu adım atıldı. Annan Planı, sadece Esad’a yapacağı katliamlar için 15 günlük daha süre tanımış oldu. ABD ve İsrail, Esad Rejimi’ni sevmese de; eğer yerine İslamcılar gelecek ise Esad’ın zayıflayarak da olsa iktidarda kalmasından yana bir tavırları var. İngiltere hariciyesi ise, Avrupa’nın Rusya’dan doğal gaz akışını riske atmamak için Rusya’nın üss olarak gördüğü Suriye’ye tavır almayacaklarını bildirdi.

Suriye’de öldürülen insan sayısı 15 bine yaklaştı. 70 bin işkence altında tutuklu var. 5 bir kişi kayıp. 200 bin kişi sınır dışına kaçmış durumda. Son Hula katliamı tüm dünya kamuoyunun gözleri önüne Suriye gerçeğini çıplak bir şekilde sergiledi. Suriye Bosna’dan farksız. Ama saldıran dış güçler değil, bizzat iktidardaki katil Esad yönetimi ve Es Es’ler gibi oluşturduğu Şebbiha katliam çeteleri. Suriye’deki katliamda bir akıl tutulmasını yaşayan, ümmetin maslahatı yerine çift kutuplu dünya söyleminden kalma bir tevilcilikle ulusal çıkarlarını hesaplayan İran ve güdümündeki Hizbullah, maalesef ki Esad’a verdikleri destekle Suriye’de akan kanın sorumluluğunu taşıyorlar. Ve bugünkü İran çözüme değil, kaosa ve Sünnileri mezhep kavgasına kışkırtmaya oynuyor. Bu hal İran İslam İnkılabı’nın değerlerinden bir sapma, bir inhiraf.

Dışarda, İran ve Rusya Katil Esad Rejimi’nin arkasında duruyor. İsrail ve ABD, Esad’ın Suriyeli Müslümanlarca devrilmesine sıcak bakmıyorlar. Türkiye ise katil iktidarın değil, hak ve özgürlük arayışı içinde olan mazlum Suriye halkının yanında duruyor. Muhalefetin ise bunca bedel ödendikten sonra ve bunca da bedel ödemeye hazır bir motivasyonu var iken iki taraf arasında bir uzlaşmanın olması mümkün görünmüyor. Esad ve rejimi mutlaka gidecek. Kısa vadede veya uzun vadede.

Suriye muhalefeti ABD veya AB ülkelerinin müdahalesini istemiyorlar. İstedikleri sadece Ortadoğu ülkelerinden kendileri için Müslüman halkın ve cemaatlerin temin ettiği silahların kendilerine ulaştırılması. Türkiye ise uluslarası ilişkileri gözettiği için bunu engelliyor. Artık Suriye’de kan akmasının önlenmesinin tek yolu, Esad rejiminin yıkılması ve muhalefetin başta İhvan ve selefiler olmak üzere Türkmen, muhalif Kürtler ve Durzi bileşenlerin desteklenmesidir. İki taraf Sünni veya Şii değildir. Bir taraf ağırlıklı olarak Müslümanlardan, Sünnilerden, milli dindarlardan, kısmen de Dürzi kesimden oluşuyor. Öteki taraf ise tamamen Batıcı, laik, ırkçı ve çoğunluğu panteist olan azınlık Nusayrilerden oluşan Baasçılar. Hıristiyanlar ve tüccar kesiminin önemli bir kesimi ise olayların seyrini izliyor. Baasçılar Şii olmadığı için Suriye’de bir Şii ve Sünni hesaplaşması, açıkça küfür ile Müslümanların ve insanlığın bir savaşı....

Bu konu Sezai Karakoç Bey’in dediği gibi masa başında kalemle halledilecek bir konu olmaktan çıkmıştır. Kimse Çiçek Çocuklar edebiyatı yapmamalıdır. Bu konunun edebiyatla değil, Hz. Muhammed ve arkadaşlarının Bedir’de saldırganlara karşı aldığı tedbir ve savunma savaşı ile ciddi bir ilgisi vardır. Suriye’de kanın durması, aynı Bosna’da olduğu gibi Suriye Müslümanlarının ve muhalefetinin arkasında durmamıza bağlıdır.

Ortadoğu İntifadası 'nın baş gösterdiği Tunus'ta Zeynel Abidin’in yönetimi bırakması, ülkenin seçim sürecine girmesi ve seçim sonrası dönem diğer ülkelere nazaran daha düzenli oldu. (en azından bize öyle yansılıtıldı) Tunuslular bunu neye borçlu?

H. Türkmen: Tunus'da 1956 yılı itibariyle Fransızların kolonyalist bir ülkesi olarak var oldu. Batı’nın Tunus’taki işbirlikçisi de Habib Burgiba idi. Burgiba, Batılılaşma çabalarında Atatürk’ü örnek almıştı. Zeynel Abidin Bin Ali ise 1988 tarihinde, İslam düşmanı ve Batıcı Burgiba misyonunun bir devamı olarak iktidarı ele aldı.

Tunus’da Urvetu’l Vuska – Şeyh Abdülhamid Bin Badis çizgisinin devamı olan, 1969 yılında kurulan hareket İslami Yöneliş idi. Bu hareket ve devamı olan Nahda, rejimden büyük darbeler aldı; lideri Raşid Gannuşi Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldı. Ama bu çizgi illegal irtibatlar ağına çekilse de silinemedi.

Başörtüsü yasaklarıyla birlikte kamusal alanda İslami olan her şeyin sesi kısıldığı bir süreçte, baskı altında da olsalar sosyalist ve liberal akımlar Avrupalı güçlerden destek alarak var olabildiler. Tunus’taki diktatörlük rejiminin muhalefetin ortak kararlılığı ile devrilmesi ve Bin Ali sonrası sürecin daha düzenli görülmesi, Raşid Gannuşi ve arkadaşlarının İslami kimliklerini gizlemeden gerçekleştirdikleri isyanın intifa fıkhına dayanmasını daha açık-seçik okumaları nedeniyledir. Gannuşi, ötekilerle birlikte yaşamanın Hz. Ömer Dönemi’nde örneklendirilen Kudüs yönetim modelini iyi çözümlemiş durumda. Ayrıca alternatif bir İslami iktidar modeli ve kapitalist ekonomik modelden ayrışıcak alternatif yeni bir üretim-tüketim modeli oluşturabilmek için oldukça nitelikli kadrolara, kitlelerin eğitilmesine ve iman birlikteliğine; bütün bunlar için de zamana ve merhaleci bir mücadele bilincine ihtiyaç vardır. Kanaatimiz odur ki sünnetullaha uygun olan bu istikameti Gannuşi ve arkadaşları istişari planda oldukça tutarlı okuyabilmektedirler.

Yeni çıkacak kitabınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

H. Türkmen: “Gelecek Tasavvurumuz ve Ortadoğu İntifadası” kitabım, aslında Türkiye’de veya tüm Ortadoğu ülkelerinde olsun, Müslümanların içine düştükleri acz ve çürüme halinden nasıl arınabilecekleri; bu konuda sünnetullaha uygun bir hat ve istikameti nasıl yakalayabilecekleri ve öncelikli hedeflerinin ne olması gerektiği hakkında kaleme alındı. Aralık 2010’dan itibaren yaygınlaşan Ortadoğu ayaklanmaları veya intifadaları da bu tasarımı veya soruları işlemek ve örneklendirmek açısından ciddi bir tevafuk olluşturdu. Aslında bu çerçeveyi, kitabın arka kapak yazısı da şu şekilde özetliyor:

“İç zaaflarımızdan ve sömürgecilerden kaynaklanan tüm acılara, imkânsızlıklara, zulüm, sömürü ve katliamlara rağmen coğrafyamızda yaşatılan fıtrat ve Kur’anî hayat çizgisi, İslam’ın yaşayan gücüydü. Ve nihayet 21. yüzyılın başında uyanış baharının kitlesel kokusu hissedildi. Sömürgeciler tarafından tanımlanan Ortadoğu’da yasak ve ifsad barajları aşılmaya; işbirlikçi diktatörlerin koltukları sallanmaya başlandı.

Artık Arap, Berberi, Kürt, Türk-Türkmen, Siyah derili, Fars vd. Müslümanların gelecek ümitleri birbirine bağlı. Önceki asırlardan devralınan ataletin kirleri de, Batılıların zihinlerimize ve topraklarımıza çizdiği sınırların zilleti de aşılma eşiğinde. Çorak toprak yeşeriyor. Sünnetullah’la bütünleşecek “alttan gelen dalga” özlemi, ilk defa kitlesel ve tutarlı bir karşılık buluyor. Ortadoğu İntifadası öze dönüş ve ıslah çabalarına yeni kapılar açıyor.

Ortadoğu İsyanı’yla korku duvarları yıkılıyor. Bu süreçte oluşturulmaya çalışılan imkânlar, aslında Rasul (s) ve Rasul’le birlikte olanların Habeşistan ve Yesrib hicretleriyle aradıkları daha güvenli ortamları çağrıştırıyor.

Gelecek tasarımlarımızın omurgası, Ortadoğu’ya yayılan direniş, ıslah ve inşa faaliyetlerinden ayrı değil. Geleceğimizi güvenli kılmak için bu faaliyetleri Kur’ani ölçülerle çoğaltabilmeli, bilinç ve kararlılığımızı yükseltebilmeli, İslami şahsiyetlerle istişâri mekanizmalarımızı kurumlaştırabilmeliyiz.”

Ayrıca kitabın ikinci bölümünde sırasıyla Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn, Fas, Cezayir, Ürdün, KİK ve Suriye ülkeleri ve halkın aktivitesi Ortadoğu İntifadası bağlamında Mayıs 2012 ayının ilk haftasına kadar işleniyor ve tartışılıyor.

İKİNCİ BÖLÜM:

Libya’da direnişler sırasında başlayan Kaddafi'nin 'yavrularım...' şeklindeki hitabı, NATO'nun 'üstün' çabaları direnişçilerin Kaddafi'yi linç ederek öldürmesini ve Kaddafi sonrası ülkede başlayan aşiret kavgalarını göz önünde bulundurarak Libya'nın son durumu hakkında bilgi verir misiniz?

H. Türkmen: Kaddafi’nin halkına “yavrularım…” demesini ifade etmeniz herhalde bir ironi olmalı. Biliyoruz ki o Tunus’daki özgürlük rüzgarına yelken açan Müslümanları hamam böceklerine ve lağım farelerine benzetmişti. Ama Rabbimizin takdiri ki kendisi lağım borularının içinde yakalandı. Öldürülmesi de aşiretlerin ölçüsüz tepkisine bağlanabilir. Bu konuda da illaki Rambo filmlerindeki gibi bir senaryo kurmamız gerekmiyor.

Kaddafi diktatörlüğü’nün Bingazi’ye varan katliamlarına önce Fransa sonra devreye giren NATO, hava saldırılarıyla engel oldu. İlk defa müdahaleye karşı çıkan ve konuyu diyalogla aşma eğiliminde olan Türkiye, daha sonra NATO içinde rol aldı.
NATO’nun “üstün” çabalarını, öncelikle Avrupa için petrol konusunda Libya’nın istikrarını gözetmek ve muhalefetteki İslami inisiyatifini zedelemek olarak ele alabiliriz. Ancak halk NATO askerlerinin Libya’ya çıkmasını istemedi ve çıkmadılar. Zaten ABD’nin bile Irak mağlubiyetinden sonra, aynı anda iki ülkede savaşamayacağı gerçeği ortaya çıktı.

Diktatörlük döneminde petrol konusunda yapılan anlaşmalardan ayrı olarak iktidara gelen Libya muhalefeti NATO ve Avrupa ülkelerine yeni bir taviz vermedi. Zaten ABD’nin Avrupalı müttefiklerinin olduğu gibi Libya petrolüne ihtiyacı yok. Ancak Avrupa için Libya’nın dev doğalgaz rezervleri çok önemli. Rusya’dan pahalıya mal olan ve riskler taşıyan doğalgaz almaktansa, hemen Avrupa’nın güneyindeki Libya’da kurulacak istikrarlı bir ülkeden doğalgaz satın almak çok daha avantajlı. NATO ve Avrupa bunun hesabını yapmış olabilir. Libya için de bu potansiyelini kullanmak, İran’ın petrol potansiyelini kullanması gibi garipsenecek bir durum değildir.

Libya’nın başında şu anda geçici başkan olarak Mustafa Celil bulunuyor. Gerek petrol gerek altyapı alanında eski dönemden kalan binlerce anlaşma ve projenin devamına sıcak yaklaşılıyor. Geçici Ulusal Meclis 2 Mayıs 2012’de Kaddafi’yi övmeyi suç saydı. Zira eski sistemin kalıntıları hala mevcut. Kaddafi’den yana savaşanların yoğun olduğu bölgeler Beni Velid ve Sirt’te hala resmi kurumlara Kaddafi’nin yeşil bayrağı çekebiliyor. Silahlarını da teslim etmiş değiller. Ekonomik alanda mücize bekleyişinde olanlar var. Ayrıca doğu bölgelerinde bazı aşiretler, önceki mahrumiyetlerini hatırlatarak özerklik istiyorlar. Harici/İbadi eğilimli olan Emaziğlerin ana dili Berberice ve nüfusları yüzde 20’yi buluyor. Libya bütünlüğü içinde kültürel haklarını istiyorlar. Bütün bunlar önümüzdeki gün veya aylarda yapılacak olan 200 kişilik Kurucu Meclis yani Mu’temer Vatani seçimlerinden sonra gerçekleşecek anayasa ile halledilecek konular.

Libya’daki son gelişmeleri Libya’yı yakından bilen ve takip eden arkadaşımız Lokman Doğmuş, Haksöz Dergisi’nin son Haziran sayısında mütalaa etti. Bu yazıdaki bilgilere göre seçimlerin İslam’a aykırı hatta şirk olduğunu iddia edenler var. Ancak Kaddafi döneminde Afganistan’da ve Sudan’da silahlı eğitim görüp geri dönen gruplar Abdulhekim Belhac liderliğinde siyasi parti kurdular ve seçimlere katılacaklar. Daru’l İfta makamı kuruldu ve seçimlerin şura anlayışına uygunluğu konusunda fetva yayınladı. Ancak Maliki ve İbadi alimlerden oluşan Rabıtat Ulema Libya birliği, ferdi fetva verilmemesi, ehil olanların katılımı ile cemai fetva verilmesini savunuyor.

Ancak özerklik konusunda tüm mevzi itirazlara ve Kaddafi kalıntılarının engeller çıkartmalarına rağmen, devlet işleyişinde kısmi düzelmeler var. Libya halkının büyük çoğunluğu Kaddafi’nin devrilmesini destekliyor. 19 Mayıs’ta Bingazi’de yapılan mahalli seçimleri İhvan’a yakın Hizbu’l Adalet ve’l Bina Partisi kazandı ve 41 sandalyenin yarısını aldı. Daha önce el-Kaide ile irtibatlı en önemli kişiler ülkenin doğusunda yer alan Derne’den çıkıyordu. Şimdi ise Derne’de seçime yönelik desteğin oldukça yüksek olduğu bildiriliyor.

Mısır’da Mübarek rejimi kısa surede yıkıldıktan sonra kargaşa devam etti. Yapılan seçimler, bu kargaşa ortamının bitmesine vesile olacak mı?

H. Türkmen: Tahrir Meydanı’nın bileşenleri farklıydı. Selefiler Tahrir Meydanı’na ilkin çıkmadılar. Ana kitle ve temel organizasyon İhvan-ı Müslimin’e aitti. Ama en çok sesi çıkan, sosyal medyada kendilerini birincil olarak lanse eden ve Batılı medyada ilk sırada lanse edilen liberaller, marksistler, anarşistlerdi. Yüzde 10’luk nüfus oranlarıyla Hıristiyanlar da Tahrir’in ikinci büyük gücüydü.

Nasır ve Sedat geleneğini devam ettiren Hüsnü Mübarek diktatörlüğü tam 30 yıl iktidarda kalmıştı. Mübarek’in sadece polis gücü 2 milyonu buluyordu. İş adamları, hizmet sektörü ve esnaf içindeki örgütlenmesi de düşünülecek olursa, rejimin köklü kalıntıları vardı. Ancak Kasım 2011 Ocak 2012 tarihlerinde yapılan Meclis seçimlerinde dağılma sürecine girdiği propaganda edilen İhvan yüzde 47.5, selefi bileşenler ise yüzde 24.8 oranında oy aldılar. Ayrıca bağımsız İslamcı adaylar da seçildiler. Bu gelişim karşısında gerek Mübarek kalıntılarının, gerek Tahrir Meydanı eylemlerini dünyaya kendilerinin düzenlediği iddiasıyla ilgili abartılı bilgi yayan liberal ve sosyalist akımların farklı tepkileri oldu. Daha sonra Selefilerin cumhurbaşkanı adayları Ebu İsmail veto edilince protesto gösterileri yapan taraftarlarının üzerine asker destekli çeteler saldırdı ve ölenler oldu.

Seçimlerin en önemli adayları İhvan’dan mürşid yardımcısı Hayrat Şatır, İhvan’dan ayrılan bağımsız İslamcı aday Abdulmümin Ebu’l Fütuh ve Selefileren adayı Ebu İsmail Geçici Konsey tarafından veto edildiler. İkinci tur seçimlerine İhvan’ın uzantısı Adalet ve Kalkınma Partisi başkanı Muhammed Mursi ile solcu-Nasırcı ve Mübarek’in son başbakanı Ahmet Şefik kaldı. Muhtemelen Mısır İntifadası’nın bileşenleri bu sefer eski rejim kalıntısı karşısında Mursi’yi tercih edecekler ve büyük bir ihtimalle seçilecek. Hıristiyanlar istikrar ve güven anlayışları içinde muhtemelen Nasırcı-Mübarekçi çizgiden gelen Şefik’i tercih edecekler. Ama Camp David’çi çizgiden gelen Ahmet Şefik’in bağlı olduğu geleneğin artık süngüsü düşmüş durumda. Şefik seçim konuşmalarında İsrail karşıtı mesajlar verdi. Artık Mısır’da diktatörlük rejimine geri dönüş oldukça güç. Asıl sınav geçiş süreci diyeceğimiz önümüzdeki onlu yıllarda verilecek. Bu süreci İslamcılar kazanabilir de kaybedebilir de. Çözüm hikmetli ve basiretli olabilmekte.

Irak mezhep savaşlarına doğru gidiyor ABD'nin çekilmesi Kürt Federe devletinin varlığı ve İran'ın baskısı önümüzdeki yıllarda Irak'ı nasıl etkiler?

H. Türkmen: Irak’ı ABD için bataklık haline getiren Sünni kökenli direnişçilerdi. Zaman zaman da Ayetullah Uzma olan Sistani’ye rağmen Ayetullah Muhammed Sadr’ın Hizbu’t Dava geleneğinden gelen Mukteda Sadr’ın karşı duruşu ve direnişleri oldu. Ama Sistani de İran ve İran Şii havzalarına bağlı unsurlar da işgal sonrası için ABD ile bağdaşık tavırlar içinde oldular. Bu süreci Kürt ulusalcıları oldukça iyi kullandılar ve ABD ile yaptıkları işbirliği ile Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletine giden Kürt Federe Devleti’nin kurulmasını sağladılar. Sünni direniş ise Şii havzalar tarafından eritilmeye ve Saddamcı çizgiyle aynıymış intibaı ile zayıflatılmaya çalışılıyor.

Muhtemel Irak, ya iç çatışmalara teşne bir konumda mezhebi ve etnik faklılıklara dayanan bir federasyona dönüşecek, veya Kürt, Şii ve Sünni kökenli üç devlete ayrışacak, veyahut Sünnilerin ezildiği Kürt ve Şii devleti olarak ikiye bölünecek gibi duruyor. Bütün bu şıkların üstünde sürpriz veya çok iyi niyetli bir yaklaşımla Irak’ın orta vadede birlikteliğini sağlayabileceğini ifade edenlerde bulunuyor.

Ortadoğu İntifadası yaşandığı ülkelerde de diktatörlerin devrilmesinden sonra Irak'a benzer ''kargaşa'' ortamları oluşur mu? Halk diktatörleri arar duruma gelir mi?

H. Türkmen: Bu soruyu Türkiye ve Kemalizm üzerinden soralım. İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Said idamlarının, Menemen komplosunun, İstiklal Mahkemeleri ve Dersim katliamlarının arkasındaki isim Atatürk ve Türkçü-Batıcı kadrosu olarak biliniyordu. Bu gerçek son iki yıl içinde resmi ağızlarla da ifade edilmeye başlandı. Peki bu ifşaatlardan sonra Atatürk artık eskisi gibi halk nezdinde itibarlı kalabilir mi? Ve Türkiye’yi tek parti rejimine, Jitemli ve kontgerillalı askeri vesayet sistemine tekrar geri döndürmek mümkün olur mu?

Ortadoğu İntifadaları zulme, sömürüye, cahiliyeye ve diktatörlere karşı merhaleci bir mücadelenin başlangıcıdır. Zira Ortadoğu İntifada süreçlerinin geleceğini Müslümanlar adına üç merhale içinde değerlendirmek gerekir:

İlk merhalede hem rüzğarı kesilen Muhammedi ümmeti uyandırmak ve bilinçlendirmek hem de bunun için özgür bir vasat sağlamak için diktatörlük rejimlerinin geriletilmesi veya yıkılması gerekmektedir. Müslümanlar kitleler henüz Şüheda olarak nitelendirilecek bir zindeliğe kavuşamadıkları için, başlarındaki baskı, zulüm ve yasakları savabilmek için aynı Filistin İntifadası’nda olduğu gibi diğer muhalif güçlerle işbirliği yaparak özgürlük yolunda mesafe almaktadırlar. İran İslam İnkılabında da böyle olmuştu.

İkinci merhale diktatörlük ve dış vesayet rejimlerinin tasfiyesinden sonra nasıl bir yönetim ve merhale gözetileceği ile ilgilidir. Bu süreçte tabii ki intifada süreçlerinin ana gövdesini oluşturan Müslümanlar daha fazla rol alacaklardır. Müslümanlar için bu süreç, gerek nitelikli bir öncülüğün ve kitleleşmenin sağlanması, İslami alternatif projelerin geliştirilmesi; aynı zamanda da gerek halkın tabii ihtiyaçlarının karşılanması, gerek dış güçlerin tuzağına düşülmemesi ve “senin dinin sana benim dinim bana” anlayışı içinde birleşenlerin birbirine vesayet oluşturmayacak bir geçiş sürecinin kurulmasıyla alakalıdır. Alternatif yaşam tarzımızı inşa edebilmemiz ve küresel kapitalizmin ekonomik ve kültürel kuşatmasına cevap verebilmemiz için ikinci süreç, Müslümanlar için belki 10, 20, 30 veya 50’li yılları alacak bir geçiş dönemini ifade edecektir. İran’da bu ikinci merhalede başarılı olunamamıştır. Öteki olan muhalif bileşenleri fikri planda mağlup etme yolu yerine, -bazı kere haklı da olsa- genelde yasaklama ve fiili olarak sindirme yöntemi seçilmiştir. Ayrıca fıtri ve vahyi ölçüleri üstün tutarak kuşatıcı bir model geliştirilememiştir.

Üçüncü süreç ise, gerçekten bir vahyi iman toplumu olarak kitleleşme ve siyasi, ekonomik, kültürel planda alternatif çözümleri uygulayabilme safhasına geçme veya medenileşme halidir. O zaman intifada bileşenlerine, vahyi idealleri uygulamak için iktidarın devralınacağı; ama kendilerinin de Müslümanların adalet şemsiyesi altında kimlikleri ile var olabilecekleri söylenecektir. İnsani olan değerlere aykırılık yapmadıkları sürece asla yasaklanmayacakları ve kendilerine adil davranacakları söylenecektir. Biz Müslümanlar için toplumsal yapının ıslah temelli değişimi ancak alttan gelen ve sünnetullaha muvafık böyle bir dalgayla gerçekleşeceği gözetilmelidir. Ancak vahyi ve fıtri doğrulara yönelik böyle bir değişimle oluşturulacak bir iman toplumuna dayanmak süretiyle artık bir İslami yönetim modelini veya bir medeniyet projesini ortaya koymak anlamlı olacaktır. Zira Rabbimiz yapmayacağımız şeyi söylemememizi istemektedir.

Eğer ikinci veya üçüncü aşamada diğer bileşenler bizden daha çok çalışıp kitleleri arkalarına alır ve iktidarda hakimiyet kurarlarsa, o zaman Müslümanlara savaş açıp açmadıklarına, onları yasaklayıp yerlerinden sürüp sürmediklerine bakılacaktır. Aksi tutum olursa yeniden başa dönülecek ve diktatörlere uygulanan tavır sergilenecektir. Yok barış ortamı devam ediyorsa, ıslah ve inşa faaliyetlerine devam edilecektir.

Ama bu merhalelerin ciddiyetle takip edilmesi, günü birlik refah ve mevki büyülerine kapılınmaması gerekmektedir. Bizim için ıslah veya inkılap hedefi her merhaleyi tamamlamak için sünnetullaha uygun çabalar sarfetmektir. Eğer vahyi ve fıtri ölçülerde bir gevşeklik ve zaaf haline düşülürse, Rabbimizin verdiği nimetin kaybedileceği de bilinmelidir. O yüzden sürekli teyakkuz durumunda olunmalı ve yapılan işler ibadet bilinciyle yerine getirilmelidir.

Suriye'de tutuklanan Türkiyeli gazetecilerin İran üzerinden Türkiye getirilmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz bu durum nasıl okunmalı?

H. Türkmen: İran’ın Adem ve Hamit kardeşlerimizin Suriye’deki tutsaklıklarına son vermede rol alması olumlu bir tutumdur. Ancak bu tutum güven açısından İran’ın lehine değil aleyhine bir durum oluşturmuştur. Bu kardeşlerimiz bırakılmadan önce Suriye Müslümanları, Esad saflarında yer alan İranlı askerleri yakalamış ve İHH aracılığı ile bu İranlı askerler İran’a teslim edilmiştir. Adem ve Hamit arkadaşlarımızın Suriye’de yakalandıkları halde serbest bırakılmaları İran üzerinden gerçekleşmesi, İran’ın Suriye’deki diktatörlük oyununda aktif olarak yer aldığını gösterir ki, bu da bugünkü Ahmedinejad ve Hameney iktidarının elinde bulunan İslami İran’a yakışmamakta ve sadece Sünnilerin değil, her akıl sahibi insanın da -İslami İran’a değil- mevcut İran yönetimine karşı hayal kırıklığını hatta öfkesini oluşturmaktadır.

İran’a yönelik eleştirimiz de Rabbimizin tavsiye ettiği nasihatleşme edimi üzerindendir. Doğru bilgilendirildiği takdirde İran halkının da, dışarıda İnkilab’ın üst İslami değerlerine bağlı olan Müslümanların da, bugünkü İran rejiminin direniş hattı bahanesi ile katil Esad Rejimi’nin yanında yer almasını kabul etmesi mümkün değildir. Mevcut İran rejiminin Suriye politikasını kabul edenler, maalesef İran İslam İnkılabı öncesi Safevi Şialığının ve taklitçiliği ifade eden Hüccetiyenin tesir alanına girmişlerdir. Batıcı, ırkçı, panteist ve ekonomik liberalist ve işbirlikçi bugünkü Baas yönetimi ve Esad Rejimi, Suriye Muhalefetinden ve Müslümanlardan daha fazla Siyonizm ve ABD karşıtı değildir. Bu konuda İran hatasından dönmeli ve bu konuda uyarılmaya devam edilmelidir.

Ve Suriye İntifadası bileşenleri arasında yer alan küçük liberal, sosyalist, milliyetçi unsurların kimliksel farklılıkları ve tercihleri tüm Suriye halkı ve Müslümanları için genelleştirilmemelidir.

Türkiye, Arap baharı başladığından bu yana direnişçilere verdiği desteği yüksek sesle dile getirmektedir. Türkiye'nin verdiği bu desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?

H. Türkmen: AK Parti Hükümeti, İslamcılığı reddeden; ve Batı ile işbirliğini önceleyerek 28 Şubat’ın ve derin devletin oluşturduğu vesayetten kurtulmayı amaçlayan bir hükümetti. MGK vesayetini ve işkenceyi gerileten ve kısmi ekonomik kalkınmaya kapı açan bu işbirlikçiliğine karşılık AKP, 2003 yılında kucağında bir bomba olarak 1 Mart Tezkeresi’ni ve sonra da BOP Eşgüdüm Başkanlığı’nı buldu. BOP, Ortadoğu ülkelerini insan hakları, kadın hakları, demokrasi ve özgürlükler adına diktatörlük rejimlerinden kurtarıp liberalleştirip sekülerleştirmeyi amaçlıyordu. Bir bakıma da İsrail’in güvenliği gözetiliyordu.

1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’de reddedilmesinden ve Ortadoğu’da bu plan aleyhine olan gelişmelerden sonra BOP yürürlükten kaldırıldı. 1 Mart Tezkeresi’nin kabul edilmemesi Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri, BRİC ülkeleri hatta AB nezdinde itibarını artırdı. Kapitalist yolla da olsa ekonomik kalkınmayı yakalayan Hükümet, Türkiye’yi bir nevi bölgede bir istikrar ülkesi olarak algılanır hale getirdi. Türkiye hala bir NATO ülkesi ve Batı ile işbirliğini devam ettiriyor. Ama gerek Kemalist vesayeti geriletmesi, gerek ekonomik başarısı ve gerek dış itibarı dolayısıyla artık işbirliğini önceki hükümetler döneminde olduğu gibi emir alan pozisyonda değil, müzakere eder pozisyonda devam ettiriyor.

Ortadoğu ülkelerinin Türkiye’ye ilgisi, Kemalist rejime değil, bizzat içeride resmi ideoloji vesayetinden, dışarıda da emperyalist vesayetten nasıl kurtulmaya çalıştığı konusunadır. Türkiye bölgesel güç olma yolunda Ortadoğu’da bir nevi bağımsız ülkeler paktı oluşturmaya çalışmaktadır. Artık BOP, bir nevi AKP Hükümeti tarafından tersine işletilmektedir. Halkları ayrıştırmak ve yozlaştırmak doğrultusunda değil, birleştirmek ve özgül iradelerini açığa çıkartmak şeklinde.

Aradan geçen uzun zamandan sonra Bağlantısızlar Hareketi’nin 40 ülke temsilcisiyle Mayıs 2012’de Mısır’da yeniden toplanması dikkat çekiciydi. Toplantıda Türkiye de davet edilmişti. Filistin meselesi, reformlar, BM’nin yapısal işleyişinin eleştirisi, silahsızlanma sorunu toplantının öne geçen gündemleriydi. İhvan inisiyatifinde gerçekleştirilen bu toplantıya hala bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin davet edilmesi, Türkiye dahil Ortadoğu ülkelerinin küresel güçler karşısında bir yeterli lik arayışını ifade etmekteydi.

Türkiye’deki ve Ortadoğu ülkelerindeki gelişmeler, aslında halkı Müslüman olan ülkelerin tüm kuşatılmışlıklarına rağmen geleceklerinin birbirine bağlı olduğunu göstermektedir.

timeturk

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 1
Bugün : 1
Bu Ay : 1
Toplam : 1

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom