Prof. Dr.  Mehmet Kubat

Prof. Dr. Mehmet Kubat

mehmetkubat@gmail.com

HZ. PEYGAMBER VE SADAKAT

 HZ. PEYGAMBER VE SADAKAT 

Yüce Allah, Kur’an’da doğru düşünce, doğru söz ve doğru davranışı (sıdk), bütün peygamberlerin en önemli vasıflarından biri olarak öne çıkarmış, ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.)’den son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kadar gelmiş geçmiş bütün nebî ve resûlleri sadakatleriyle övmüş ve onları birer “doğruluk örneği” olarak takdim etmiştir (Krş. En’âm, 6/85; Enbiyâ, 21/85-86).

Peygamberlik zincirinin son halkası Hz. Muhammed (s.a.v), tıpkı kendisinden önce gelmiş bütün peygamberler gibi, kelimenin tam anlamıyla bir doğruluk örneği idi. İstikamet üzere yürüyen, doğru insanlardan teşekkül eden bir toplum inşâ etmek onun en büyük hedefi idi. Bu bakımdan o (s.a.v.), “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/21) âyeti mucibince, Müslümanlara en güzel örnek, önder ve rehber olarak, önce kendisi doğruluk örneği olmuştur. Hayatını her tür yalana karşı kapatıp doğruluk esasına göre dizayn eden Hz. Peygamber (s.a.v.), istikamet üzere yürümeyi kendisine şiar edinmişti. Doğruluk, dürüstlük ve adâlet onun hayatının her safhasında kendisini gösteren bir haslet idi. Onun içi ile dışı, özü ile sözü birdi. Bir başka ifade ile sözünde, niyetinde, azminde, irâdesinde ve amelinde doğruluk, dürüstlük ve adâleti ölçü alan Nebî (s.a.v.), her tür eyleminde olduğu gibi görünür, göründüğü gibi de olurdu. Bu yüzden onun söyledikleri ile yaptıkları arasında hiçbir uyumsuzluk ya da çelişki yoktu.

Hz. Peygamber, “Öyleyse emr olunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberinde tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adâlet ölçülerini aşmayın; şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür” (Hûd, 11/112) âyetinin, özellikle de bu âyette yer alan, “dosdoğru ol” ifadesinin kendisini ihtiyarlattığını, saçlarını ağarttığını belirtmiştir. (Tirmizi, Sünen, V/402). Bu nedenle “Bana İslâmı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sorma ihtiyacı duymayayım” diyerek kendisine nasihat etmesini isteyen sahabiye Rasûlullah (s.a.v.) şöyle demiştir: “Allah’a inandım de; sonra da dosdoğru ol !...(Müslim, İman, 62; Krş. Tirmizî, Zühd, 61; İbn Mâce, Fiten, 12).

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nazarında doğruluk, dürüstlük, adâlet nasıl büyük birer fazilet ve erdem ise, bunun karşıtı olan zulüm, haksızlık ve yalan da o ölçüde kötü hasletlerdi. Bu nedenle o (s.a.v.), hangi şart altında olursa olsun, zulüm ve haksızlık yapmayı, yalan söylemeyi kesinlikle yasaklamıştır. Çünkü Müslüman, emîn/güvenilen bir kimsedir; bu nedenle asla yalan söylemez; zulüm, haksızlık ve yalan onun emîn/güvenilir sıfatına halel getirir.

Hayatının her aşamasında İslâmî değerleri yüceltmeyi amaçlayan Hz. Peygamber (s.a.v.), hangi koşulda olursa olsun, zulüm ve haksızlıkyapmamayı, doğruluk, dürüstlük ve adâletten sapmamayı yeğlemiş ve, modern insanın hafsalasına sığmasa da, hayatı boyunca asla yalan söylememiştir. Şu gerçeği sık sık vurguluyor ve tekrarında yarar görüyoruz: Ona “emînlik/güvenirlilik” vasfını Müslümanlardan önce Mekkeli Müşrikler vermişti. İslâm dininin başarıya ulaşmasında; çok kısa sayılabilecek bir zaman zarfında, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir tarzda, adetâ mucizevî bir hızla, Doğu’da Mâverâunnehir, Batı’da ise Endülüs’e/İspanya’ya kadar yayılmasında Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözünü ettiğimiz, hayatını bütünüyle yalana kapatan, yalandan âri, tertemiz yaşam telakkisinin; doğruluk, dürüstlük ve adâlet üzere sürdürdüğü yaşamının ve en önemlisi de emîn/güvenilir oluşunun payı çok büyüktür.

Bir de, çevrenize, çağdaş dünyaya, bu nazarla bakınız: Gündelik hayatta Müslümanların sudan sebeplerle ne kadar yalanlar söylediklerine, dikkat ediniz. Malum olduğu üzere modern zamanlarda bu yalanların ismi beyaz yalanlar veya pembe yalanlar olmuştur!.. Yani, günah olmadığı var sayılan yalanlar!.. Âdeta söylenmesinde hiçbir sakınca görülmeyen, yalanlar!.. Yine çevrenize, çağdaş dünyaya, bir kez daha ibret nazarıyla bakınız: Müslümanların nasıl basit nedenlerle adâletten saptığına, adam kayırmacılığı yaptığına, hak-hukuk tanımadığına dikkat edin. Bu tavırlarını doğru göstermeye, bu hareketlerine kılıf bulmaya yönelik çabaları da cabası…

Peki İslâm ve onun mübelliği Hz. Peygamber (s.a.v.), hiçbir koşul veya şartta yalan söylemeye ruhsat vermemiş midir? Kur’an’ı pratize eden Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uygulamalarından hareketle bu sorunun doğru cevabı şöyle verilebilir: Öncelikle bilinmelidir ki İslâm, hakikat dışı konuşmayı kesinlikle yasaklamıştır; asıl prensip budur. Ancak, tamamen tâli bir prensip olarak, yani sırf zaruret halinde başvurulacak istisnaî bir prensip olarak, İslâm Hukukunda sadece şu üç hususta hakikat dışı konuşmayacevaz verilmiştir:

1. Bilfiilsavaş hali söz konusu olduğunda,

2. Birbirine küskün veya dargın iki Müslüman şahsın arasını bulmada, ve

3. Evliliğin devamlılığını sağlamak veailenin düzeni bozmamak için eşlerin birbirlerine karşı söyledikleri sözlerde.

Fakat şu husus oldukça önemlidir: İslâm’da, söylenmesinde cevaz olmasına rağmen, yine de yukarıda sayılan hususlarda bile söylenecek hilâf-ı hakikat sözlerin tamamen asılsız olmamasına, yani tümden gerçek dışı yalanlar olmamasına dikkat edilmesi gerektiği özellikle vurgulanmıştır. Şöyle ki:

1- Bilfiil savaş hali söz konusu olduğunda:

Söz gelimi; savaş esnasında düşman askerlerinin morallerini bozmak, onları yıldırmak ve böylece yenilmelerini sağlamak için karşı tarafa, “Devlet başkanınız veya komutanınız öldü” denilirken, bununla düşmanın daha önce ölmüş reislerinden veya komutanlarından birisinin kast edilmesi, yalan sayılmaz.

2- Birbirine küskün veya dargın iki Müslüman şahsın arasını bulmada:

Meselâ kişi, birbirine dargın veya küskün olan iki kişiden birine, “Dargın veya küskün olduğun şahıs senin için duâ ediyor” dese, bununla o adamın “Allah’ım, bütün Müslümanları affet” demiş olduğunu kast etse, yalan bir beyanda bulunmuş olmaz.

3- Evliliğin devamlılığını sağlamak ve ailenin düzeni bozmamak için eşlerin birbirlerine karşı söyledikleri sözlerde:

“Örneğin; hanımının veya kızının gönlünü almak isteyen bir insan onlara bir şey vâdederken, “İnşallah: Allah dilerse” gibi bir ifade kullanır da, söz verdiği şeyi hemen yerine getirmezse, bu durumda da yalan söylemiş olmaz Çünkü bu vaâd, yani verilen bu söz istikbale mâtuftur.”

Burada şu hususa da özellikle dikkat etmek gerekir: Bu üç hususta hakikatin dışında şeyler söylemek, “bu tür yalanlarda günâh yoktur” anlamındadır. Değilse nasslarda yalan, yalan olmaktan çıkarılmamış, sadece bu çeşit yalanlar söz konusu olduğunda söz konusu fiile bir günahın tereddüp etmediği bildirilmiştir. Unutulmamalıdır ki yalan, gerek savaşta olsun, gerek birbirine dargın veya küskün olan kişilerin arasını düzeltmekte olsun, gerek ailenin düzeni korumada olsun ve gerekse de başka herhangi bir maksatla söylensin, yine mahiyeti itibariyle yalandır. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v.), hakikat dışı şeyler söylememe hususunda Müslümanları açık ifadelerle uyarmıştır. Nitekim ona (s.a.v.), “Mü’min korkak olur mu?” diye sorulduğunda, “olabilir” buyurmuş; “Mü’min cimri olabilir mi?” dendiğinde ise, ona da “olabilir” demiştir. Ancak “Mü’min, yalancı olabilir mi?” denilince, Efendimiz (s.a.v.), “Hayır, Mü’min, asla yalancı olamaz!” (İmam Mâlik, Muvatta, Kelâm, 19) buyurarak iman ile yalanın asla bir arada bulunamayacağını vurgulamıştır. Ayrıca o (s.a.v.), “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman, emanete hıyânet eder (onu korumaz)” (Buhari, İman, 24; Müslim, İman, 25) buyururken de yalan söylemeyi münâfıklığın/ikiyüzlülüğün, imansızlığın, yani İslâm’dan çıkmanın en önemli belirteci olarak göstermiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hayatı boyunca yalan söylemediğine dair en güzel örneklerden biri şudur: Sîret kitaplarında yer alan bir rivayette şöyle denmiştir: “Nebî (s.a.v.), Bedir yakınında konakladığında, arkadaşlarından biriyle birlikte bineğine bindi ve ihtiyar bir bedevî Arap’la karşılaşana dek ilerledi. Rasûlullah (s.a.v.) ona, Muhammed, ashabı ve Kureyş hakkında bildiklerini sordu. İhtiyar da “Kimlerden olduğunuzu bana bildirmediğiniz sürece, size hiçbir bilgi vermem” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) “Sen bizi bilgilendir, biz de seni bilgilendirelim” dedi. Bunun üzerine ihtiyar bildiği kadar müşriklerin durumunu, duyduğu kadar da Rasûlullah (s.a.v.) ve ashabının durumunu haber verdi. Sözünü bitirince “Peki, ya siz kimlerdensiniz?” diye sordu. Nebi (s.a.v.) de “Biz sudanız” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) adamdan uzaklaşırken, ihtiyar bedevî Arap bunu bir yer ismi zannederek, “Hangi sudan, Irak suyundan mı?” diye sorusunu tekrarlıyordu.

Dikkat edileceği üzere, hayatı boyunca asla yalan söylemeyen Hz. Peygamber, mazereti olduğu halde, savaş hali söz konusu olduğu halde, yani İslâm Hukuku açısından yalan söylemeye cevaz olduğu halde, yine de yalan söylememiştir. Onun azılı düşmanları, İslâm davetini başarısız kılmak için aleyhinde her türlü iftiraya başvurdukları halde, hiç kimse ona “yalancı” diyememiştir. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.), yalan söylemeden de pekâlâ bir hayat sürdürülebileceğinin somut örneğini kendi hayatında bilfiil yaşayarak takipçilerine göstermiştir.

Efendimiz (s.a.v.)’in hayatı boyunca hiç yalan söylemediğine dair bir diğer örnek de şudur: Bir gün bir yaşlı kadın Hz. Peygamber’e gelerek: “Ey Allah’ın Elçisi! Bana dua et de Allah beni cennetine koysun” der. Hz. Peygamber (s.a.v.) de, “Yaşlılar cennete giremez” diyerek ona iltifatta bulunur. Fakat bu iltifatı algılayamayan yaşlı kadın ağlayarak geri döner. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) hemen şu açıklamayı yapar: “Ona, insan cennete ihtiyar olarak değil, gençleşir de öyle girer, deyin.” (Bkz. Tirmizî, eş-Şemâilü’l-Muhammediye, Beyrut, Ts., s. 122).

Unutulmamalıdır ki; Müslüman birey, tıpkı gönüllere ihlas/samimiyet katan, kendisine bakan gözlere nûr veren, gönüllerini ferahlatan ve onları mânen canlandıran, çevresine miski amber gibi kokular yayan cennet bahçesindeki bir gül gibi olmak zorundadır. Bu gülün, hile, dolandırıcılık ve yalan gibi bataklıklarda yeşermesi, etrafına güzel kokular yayması ve güzelliklerini sürdürmesi mümkün olabilir mi?

Müslüman, içi-dışı bir, özü-sözü bir, hareket ve tavırları doğru-dürüst olan kişi demektir. Müslümanın sözünde olduğu gibi, işinde de hile, haksızlık, dolandırıcılık olmamalıdır. Müslüman, kendi işini sağlam ve hilesiz yaptığı gibi, başkasının işini de aynen kendi işi gibi sağlam yapan kimsedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Kişi kendi nefsi için sevip arzuladığı şeyi kardeşi için de sevip arzulamadıkça Mü’min olamaz” (Buhari, İman, 13) buyururken, ferdin kendisi için sevip arzuladığı muameleyi kardeşi için de aynı şekilde sevip arzulamadıkça kurtuluşa eremeyeceğini vurgulamak istemiştir.

Rasûlullah (s.a.v.), günün birinde bir ekin yığınına uğramış. Mübarek elini onun içine daldırınca, parmakları ıslanmış. Bunun üzerine ekin sahibine bunun sebebini sormuş. Ekin sahibi, “Onu yağmur ıslattı” deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), alış-verişte dürüst olmayan bu tüccara, “O ıslak kısmı insanların görmesi için ekinin üstüne koysaydın ya!” demiş ve eklemiş: “Bizi aldatan bizden değildir!...” (Müslim, İman, 43).

Rasûlullah (s.a.v.)’ın bu sözü hayatın ince bir çizgisini gösteriyor bizlere. Bu çizgi hakkın, adâletin, samimiyetin, doğruluk ve dürüstlüğün özüdür. “Aldatmak”, İslâm’la veya Müslümanlıkla bağdaşmayan bir harekettir. Müslüman ise, sözleriyle, davranışlarıyla, fiilleriyle aldatmayan, dosdoğru olan kişidir.

Müslüman, sevmese bile; inancını, ideolojisini, dünya görüşünü paylaşmasa bile, herkesin hakkını veren ve bilhassa bu kesimler nezdinde “Emîn ve Güvenilir” kabul edilen kimsedir.

“Müslüman” denilince düşmanı bile olsa, haksızlık yapmayan, aldatmayan ve her hal-ü kârda adâletli davranan insan akla gelmelidir.

“Bu tüccar Müslüman’dır, öyle ise sırf malını satmak için asla yalan söylemez, yemin etmez; kusurlu mal satmaz; pazarda malın sağlamını öne, çürüğünü de arkaya dizerek müşterisini aldatmaz” diyebilmelidir insanlar.

“Bu komşu Müslümandır, öyle ise bana asla zarar vermez, bundan bana ve aile efradıma kesinlikle hiçbir zarar gelmez”, diyebilmelidir insanlar.

“Bu işveren Müslüman’dır, o halde çalışanları arasında ayırım yapmaz, eşitlik ilkesine riayet eder, adâletsiz davranmaz, özlük haklarına dokunmaz, herkese hak ettiğini daha alnının teri kurumadan tastamam verir” diyebilmelidir insanlar.

“Bu akademisyen, bu bilim adamı Müslüman’dır; o halde ilkelidir, ahlâklıdır; dürüst çalışır, bilim hırsızlığı yapmaz; yalnızca işine geliyor diye gerçekleri çarpıtıp yanlışı doğru gibi göstermez; onun bilim adına ulaştığı sonuçlara güvenebilirim” diyebilmelidir insanlar.

Kısacası, hayatın her alanında “Müslüman” sözcüğü, doğruluğun, dürüstlüğün, adâletin, ilkeliliğin, ahlâkın, erdem ve faziletin simgesi olmalıdır; bu yalnız sözde kalmamalı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in hayatın hemen her alanındaki uygulamalarında olduğu gibi, Müslümanların pratik hayatlarında da kendisini bihakkın göstermelidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in örnekliği, bizi bu bilinç düzeyine erdirmiyorsa, onun öğretisinden hiçbir şey anlamamışız demektir, vesselâm…

mehmetkubat@gmail.com

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 5
Bugün : 174
Bu Ay : 17835
Toplam : 27093

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom