Editörün Seçtikleri

Editörün Seçtikleri

editorun-sectikleri

Geleneksel Malatya Evleri

On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında kurulmaya başlanan şimdiki Malatya’nın mimari geleneği kuşkusuz çok daha eskilere dayanır… Herkesin bildiği olay, Padişah II. Mahmut döneminde, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın üzerine giden Osmanlı ordusu, bir kışı Eski Malatya’da geçirmiş; kışlık evlerin askerlerce harap edilmesi yüzünden, Malatya halkı, o zamanki adıyla Aspuzu bağlarındaki yazlık evlerine yerleşmek zorunda kalmıştı…

Aspuzu, bugünkü Malatya’nın beşiğidir.

Aspuzulu denilince, Malatya’nın köklü aileleri akla gelirdi. Aspuzulu şehirlidir, asridir, bağ bahçe sahibidir, hanedandır, usul erkân bilen kimselerdir. Aralarında ilim irfan sahibi kimseler vardır. Az konuşur ve gösterişten kaçınırlar. Hayır hasenatı bilirler. Kız alıp verirken, mutlaka aslını neslini sorup soruştururlar. Konaklarda otururlar. Herkesin aile sırları, çoğu zaman evlerinin duvarları arasında kalır. Yiyip içmeleri, çalıp oynamaları bile ağırbaşlılık içinde olur. Sonradan görme olmadıkları için, har vurup harman savurmayı bilmezler.

Aspuzulu her ailenin bir lakabı vardır; herkes onları bu lakaplarıyla tanır, bilir.

Bayramda seyranda öyle herkesin kapısını çalmazlar, ama, kendi kapıları herkese açıktır. Sofraları ganidir.

Çocukluğumuzda şu sözü pek çok kez duymuşuzdur: “Onlar Aspuzulu anam, bizim evlere gönül indirmezler.” Ya da şöyle denirdi: “Biz onların tuz torbası bile olamayız!”

Eski aileler eski teştler gibidir, ne kadar taşsa da dökülmez.

Muteber ailelerin muteberliği zenginliklerinden ileri gelmezdi ama; gözü gönlü tok olmaktı işin esası. Yüce gönüllü olmaktı. Hileye hurdaya, yalana dolana gönül indirmemekti ya da.

Bu özellikleriyle, Malatya’ya özgü bir soyluluk duygusu gelişmişti zamanla.

Malatya toplumsal hayatında zenginle yoksulun buluştuğu ortak nokta ise, en başta Malatya mutfak kültürüydü. Tandır ekmeğinin, Malatya peynirinin, kâğıt kebabının, dolma köftesinin, mercimekli pilavın anlamı her sınıftan insan için aynıydı.

Aspuzulu ailelerin hemen hepsi CHP’li ve İsmet Paşa’cıydı. Birçok evde İsmet Paşa’nın resimleri asılı dururdu. Hemen hepsi, tartışmasız cumhuriyetçi ailelerdi. Bu ailelerde okuyan kızlar sonuna kadar desteklenirdi. Üniversiteye gidebilen çocuklar her ailenin gurur kaynağıydı. Okumak, ilim irfan sahibi olmak, erdem sayılırdı.

Altmışlı yılların ortalarına kadar Malatya’da, siyaset de, ticaret de, Aspuzulu aileler eliyle yapılırdı. Malatya kültürünü onlar biçimlendirirdi. İşyerleri, zanaatlar, çiftlikler, konaklar genellikle babadan oğula geçer, yeni yetişenler, eğer devlet kadrolarında görev almamışlarsa, Malatya’da evlenir, yerleşik bir hayat sürdürürlerdi.

Malatya’ya göç edenler, kentin kültürüne, havasına uyum sağlamak durumundaydı.

Ancak bu göçler, şimdiki gibi dalgalar halinde yaşanmaz, kentin, yeni gelenleri sindirebileceği boyutta olurdu. Yeni gelenler dillerini Malatya şivesine uydurur, kış gelince küplere peynir basar, patlıcanlı tavanın tiryakisi olur, bayram namazlarını Teze Cami’de kılarlardı.

Malatya son yarım yüzyılda iki türlü göç dalgaları yaşadı. Altmışlı, yetmişli yıllar boyunca Malatya’nın yerlisi akın akın büyük kentlere göç etti. Büyük kent olanakları içinde mutlu olacaklarını düşünenler, yüzyıllık, yüz elli yıllık konaklarını, çiftliklerini dükkânlarını terk edip gittiler.

Buna karşılık da Malatya, dışarıdan sürekli göç aldı. Önceleri çevre köy ve ilçelerden gelen nüfusu kent sindiremeye çalışırken, son otuz yılda, uzak yakın bütün Doğu ve Güneydoğu illerinden göç dalgaları aldı.

Sonunda, azınlıkta kalan Malatyalılar, kendilerini var eden kültürü büsbütün yitirmemek için bir dernek çatısı altında toplanma gereğini duydular ki, bu da işin karikatürüdür!

Ancak bu göç alma, yalnızca Malatya’nın başına gelen bir olgu değil. Türkiye’nin birçok ili dışarıdan göç alarak kimliğini, kültürünü yitirme noktasına geldi. En başta İstanbul öyle değil mi? Bugün İstanbul sokaklarında İstanbul Türkçesiyle konuşan insan sayısı o kadar az ki, şaşarsınız!

Buna karşılık, Türkiye’de değişime uğrayan birçok il ve ilçe, aynı zamanda eski kültür değerlerini koruyabildiler. Çünkü oraların insanları, memleketlerinin değerlerine sahip çıkma bilincine sahipti.

Peki ya, Malatya, toplumsal ve kültürel bir erozyonun içinde böylesine tepetaklak olurken, Malatya’yı yönetenler, Malatya’yı oy deposu haline getirenler, Malatya’yı rant kaynağı olarak görenler ne yapıyordu? Malatyalı aydınlar, Malatyalı işadamları, devlet ve siyaset adamları, bilim ve sanat adamları, gazeteciler ne yapıyordu?

Ne yaptıklarını ben size söyleyeyim: Hilton Oteli’nin altın kubbeli salonunda kayısı gecesi düzenleyerek davul zurna eşliğinde “dillan” çekiyor, kâğıtkebabıyla rakı içiyorlardı!

Kimse kusura bakmasın, gerçeğin fotoğrafı budur.

Malatya’da ellili ve altmışlı yıllarda yüksek düzeyde bir politik bilinçlenme söz konusuydu. O yıllarda yetişmiş olanlar iyi bilir: Kışla Caddesi, Babıali Caddesi’ne benzetilirdi. Kitapçı dükkânları, basımevleri, gazeteler, gazete sayfalarında kalem oynatan eski ve yeni kuşaklar, kentin aydınları hep bu çevrede görünürlerdi

Yaşanan göçler, galiba kentin aydınlanma havasını da yok etti.

1960 öncesi, Malatya’nın yoksulluk yıllarıydı. Çoğu insanın üzerinde yamalı elbiseler görürdünüz. Belli semtlerde Verem savaş, sıtma savaş ve trahom dispanserleri vardı. Hatta kentin ilkokullarından biri, yalnızca trahomlu çocukları okuturdu. Çocuklar buralarda hem düzenli tedavi görür, hem de başka okullardaki çocuklara bulaştırılmasın istenirdi.

Malatya’nın yaşamı, siyah beyaz filmler gibi yalın ve içtendi.

Ev yaptırmak isteyenler, evlerini kendileri yaparlardı. Yapı malzemeleri yerlinin yerlisiydi. Toprak eşilip elenir, içine saman karıştırılarak çamur yapılır, bu çamurla da kerpiç dökülürdü. Duvarların içinde kullanılan ahşap, kapı pencere doğramaları, taban tahtaları, tavan direkleri, kakma, hezan, beldireği, çıtalar, merdivenler, hepsi bağda bahçede yetiştirilen ağaçlardan yapılırdı. Demir aksam, yani pencere demiri, kapı kilidi, anahtar, kapı tokmağı, kapı çengeli, kapı kolu, menteşeler, Malatya’nın çilingir dükkânlarında, demirci pazarında yapılırdı. Sonra ev yapan ustalar vardı. Öyle ustalar ki, planı çizer, temeli atar, duvarları örer, kapı pencere doğramalarını yapar, çatıyı çatar, üzerine kırmızı tuğlaları bizzat dizerler… Böylesine “komple” ustalar vardı. Bir tek camcı gelip camları takardı, o kadar.

Altmışlı yılların ortalarına kadar böyleydi. Sonrasında yaygınlaşan apartmanlaşma salgını, bütün bu yerli yapı ürünlerini, zanaatları ortadan kaldırdı.

Müteahhitlik hizmetleriyse yetmişli yılların eseridir: Sakil apartman karikatürlerinin, zehirli mantar gibi ortalığı sardığı, geleneksel bağdadi evlerin üçer beşer yıkılmaya başladığı süreç!

Yollar açacağım, kendi geliştireceğim diyerek bilinçsizce kent dokusunu yok eden o dönemlerin yerel yöneticilerinin de, bu yok oluştaki vebali ve sorumluluğu büyüktür!

Malatya’da ilk gecekondulaşma ellilerin sonlarına rastlar. Yanılmıyorsam, ilk gecekondu evler Beydağı’nda başladı. İçinde elektrik ve su bulunmayan topraktan yapılma iki oda bir sofa evlerdi bunlar. Çünkü köylerden kente inen birçok gizli işsiz, ancak yolu, suyu elektriği bulunmayan uzak semtlerde ucuz arsa bulabiliyordu. Yerleşik mahallelerde arsa alacak parası yoktu bu kesimin. Gecekondu bölgelerindeki arsa fiyatları, bir lirayla iki buçuk lira arasında olduğunu iyi hatırlıyorum. Beydağı’ndan sonra Boztepe, Gâvur Mezarlığı, Melek Baba, Gâvursini gibi yerlerde ilk gecekondu tipindeki evler ortaya çıkmaya başladı.

O yıllara ilimizde bulunan ve sonradan ünlenecek olan bir mimarın, yani yazar Demirtaş Ceyhun’un Asya adlı romanı, Malatya’nın bir gecekondu semtinde geçer. Ceyhun sayesinde Malatya’daki ilk gecekondulaşma, edebiyata geçmiştir.

Ellili yıllarda Malatyalılar, kara trenle yolculuk eder, zorunlu olmadıkça da kent dışına çıkmazlardı. Ama, bir gün İstanbul’a gitmek, hemen her Malatyalının düşlerini süslerdi.

Zaten ne olduysa, bu düş yüzünden oldu! Malatya’yı bu düşler bitirdi. Çünkü düşler, göçlere yol açtı! Altmışlı yıllarda trenin yerini otobüsler aldı. Demiryolundan karayoluna geçildi. İstanbul’a gidip gelmek kolaylaştı. Aspuzulular İstanbullu olmaya heves edince, Malatya’nın felaketi başladı.

Eskiden Malatya’da, “papuryolu” ( yani vapur yolu) denilen bir yol vardı: Sivas Caddesi’nin başından başlayıp, Eski Malatya’dan geçip giden yol… İnsanlar bu yolla Sivas’a gider, ordan Samsu’a kadar yol alır, Samsun’da vapura binip İstanbul’a giderlermiş.

Bu yolculuk tabii çok eziyetli olduğu için, kimse kolay kolay il dışına çıkmazmış.

Altmışlı yıllarda yoğunlaşan karayolu taşımacılığı, Aspuzuluyu düşlediği kentlere kolayca ulaştırmış oldu.

Teze Cami’yle bakışan Aksoğanoğlu Hanı’nın önden haftada iki gün İstanbul’a gidip gelen ilk otobüsleri, kimi Malatyalılar yakınına sokularak inceler, bu otobüsle yolculuk edenleri adeta kıskanırlardı.

Malatya’da eski kerpiç evler yıkılıp mahalleler yok olurken, gerçekte yok olan şey, derin bir kent kültürüydü!

Günümüzde tek tük örneği kaldı “bağdadi” tarzda yapılmış evlerin… Betondan, kutu biçimli evler böylesine yaygınlaşmadan önce, yani altmışlı yılların sonlarına kadar, yüzyıllar boyunca bütün kuşaklar o “bağdadi” denilen evlerin duvarları arasındaki zengin dünya içinde doğar, büyür ve yaşlanırlardı. Bir zamanlar öyle insanlar vardı ki, günler, haftalar, aylar boyunca hiç evinden dışarı adım atmaz; bütün gereksinimlerini karşılayacak malzemeyi bu evlerde ellerinin altında bulurlardı. Tabii, eski insanların gereksinimleri, şimdiki kuşaklarınkiyle aynı sayıda değildi. Yani ev denilen mekânlar öylesine bir dünyaydı ki, insanlar gereksinim duydukları şeylerle birlikte sığarlardı buraya. Örneğin, etinden, sütünden, yününden, yumurtasından, gübresinden, gücünden yararlanılan hayvanlar da o evin dünyası içindeydi. Kısaca söylersek, ahırsız, avlusuz, bahçesiz, kuyusuz, artezyensiz ev düşünülemezdi.

Hemen her evde mutlaka at, eşek, koyun, inek, tavuk, kedi ya da köpek beslenirdi. At, şimdinin binek otosuyla aynı anlama gelirdi kuşkusuz. Evin erkeği, ya da erkekleri, ulaşımlarını atla sağlarlardı. Bu nedenle, sokak kapılarının önünde -tabii varlıklı evler için geçerli bu- bir binektaşı bulunurdu. Bugün, o eski evlerin kapı önlerindeki binektaşı örneği kaldı mi, bilemiyorum. Binektaşı, atın sırtına atlarken üzerine basılan bir seki görevini görürdü.

Evlerin birçoğu iki katlıydı ve ikinci katın, dışarıya doğru ve bol ışık alması için geniş pencereli bir “çıkartma”sı olurdu. Çıkartma, yerel bir sözcük. Oturulan salonun ya da odanın bir uzantısı halinde, kapalı bir balkon olarak düşünülebilir. Orası halılar, yastıklarla döşenmiştir ve evin büyükleri orda oturur, sokağı, sokaktan kendilerine gelenleri görürlerdi.

Evin sokak kapısı genellikle çift kanatlı ve oldukça da yüksekti. Kapı, kilidinin dışında, arkadan bir de destek verilerek kapalı tutulurdu. Geniş ve yüksek olmasının nedeni,

yüküyle birlikte at ya da deve gibi hayvanların rahatça geçmesini sağlamak içindi. Ayrıca eski insanların iriyarı kimseler olduklarını, değme kapıdan geçemediklerini de unutmamak gerekir. Eğer evin kendi atları, develeri yoksa bile, konu komşunun ya da gelecek konuklarınki olabilirdi; bu da kapının büyük tutulması için önemli bir nedendi.

Sokak kapısından girince önce avluya adım atılmış olurdu. Üst katın ahşap korkuluklu balkonu da bu avluya bakardı. Evin hanımları, sokaktan görülmeyen bu ahşap balkonda oturabilirlerdi. Orada oturur işlerini yaparlar, ya da konuk ağırlarlar… Üst katlar serin ve rüzgâr alan yerler olduğu için genellikle yazlık bölümler olarak düşünülmüştür. Alt katlarda ise, yer ocaklı (bir tür şömine) kışlık odalar, kiler, ambar, mutfak gibi bölümler yer alırdı. Kiler ve ambarda, çoğunlukla altı ay, bir yıl yetecek kadar erzak bulunurdu. (Malatya dilindeki adı kışdamı’dır.) Tenekeler dolusu kavurma, küpler dolusu yemeklik tereyağı (yerel deyimle, aşyağı), peynir, turşu, salça, pilavlık, köftelik bulgur çeşitleri, erişte, tarhana, şehriye, yaz aylarında kurutulmuş biber, patlıcan, bamya, yine küplere salamura olarak basılmış üzüm yaprağı (tevek), dereotu (samut) karlı kış günlerinde kullanılmayı beklerlerdi. Yalnızca onlar mı beklerdi? Kavanozlar dolusu gül reçeli, ayva reçeli, elma reçeli, kayısı reçeli, kızılcık reçeli, vişne reçeli, kavun reçeli, sarı erik reçeli, rengârenk gülümserdi dizildikleri raflarda. Yine kış günlerinin enerji kaynağı olan pekmez, dut ve üzüm pestilleri , kesmece, kuru dut, dalında kurutulmuş kara üzüm, gün kurusu, kabuk, çekirdek, ceviziçi, hoşaflık elma ya da armut kakı sofraya çıkarılacakları günü beklerdi.

Bütün bu erzakı da hiç kuşkunuz olmasın, evin hanımı ya da hanımları yazdan kotarır, hazırlardı.

Bazı evlerin kilerinin içinden küçük bir ark da geçerdi. Temiz bir kaynak suyu, ince bir yoldan sürekli akıp giderken odaya bir serinlik verir, yiyeceklerin korunması için daha elverişli bir hava oluştururdu.

Evlerinin avlusu başlı başına bir dünyaydı: Çevresi kerpiç duvarlarla ya da tahta perdelerle çevrili olurdu avluların. Kimi evlerin avlusu da dikenli çalı dallarıyla çevrilirdi. Evin açık alanıydı ama, dışarıya, yabancı gözlere karşı kapalı bir yerdi. Avlunun orta yerinde mutla bir su kaynağı olurdu. Kuyu, havuz ya da artezyen bir çeşmeydi bu kaynak. Kuyunun ya da havuzun varlığı avlu için aynı zamanda bir serinlik kaynağıydı. Evlerde buzdolabının olmadığı dönemlerde, buralarda meyve ya da yemek saklanır, soğutulurdu. Örneğin havuza bir karpuz atılır, akşam yemeğine kadar soğuması sağlanırdı. Ya da kuyuya bir sepet içinde et sarkıtılır, serinlikte bozulmadan kalırdı öyle. Kuyular mutlaka kapaklı olurdu tabii. Taş, tahta, mermer, demir kapaklar, evdeki çocukların, hatta bazen büyüklerin, kuyuya düşmesini önlemiş olurdu.

Hemen her avluda birkaç ağaç bulunurdu. Bu söğüt, kavak, dut, erik, kayısı ağacı olurdu genellikle, ama mutlaka bir üzüm ağacı da yetiştirilirdi bir köşede. Asma ağacı denilen bu ağacın yaprakları geniş, gölgesi koyu olduğu için, çardaklara, balkonların önlerine dikilirdi. Hem gölgesinden yararlanılırdı asmanın, hem yaprağından yemek yapılır, hem de, bir torba içine alınan üzüm salkımları orada bozulmadan kış ortasına kadar saklanırdı. Kış gelince torba açılır, içinden salkımlar çıkar, sofralara taşınırdı. Özellikle bu yaz meyvesi, aşeren hamile kadınlar ya da canı üzüm çeken hastalar için bulunmaz bir nimet olurdu! Meyve ağaçlarının dışında, has güller, ortancalar, kasımpatılar, karanfiller, menekşeler de, ev sahibinin zevkini yansıtırdı avlularda.

Yaz aylarında, (nisan ortalarından eylül sonlarına kadar) bütün günlük yaşam avluda geçerdi. Avluda, -hele ayvan ya da çardak varsa oralarda- sabah kahvaltısı yapılır, hem ağaçlarla çiçeklerle iç içe olmanın keyfi yaşanır, hem de kış odalarının ötesinde bir mekân değişikliği yaratılmış olurdu.

Havuzun ya da artezyen çeşmesinin suyuyla bulaşık yıkanır, halı, kilim silinir, çamaşır suyu kaynatılırdı. İçeride, sobanın, yer ocağının isinden, kirinden arındırılırdı bu sularla. Temizlenen halılar, kilimler, kışın yeniden serilmek üzere naftalinlenerek katlanıp kaldırılırdı.

Kimi avluların bir köşesinde, ekmek pişirmek için tandır, yemek pişirmek için ocak da bulunurdu. Daha sonraları yemekler maltızda, gazocağında pişirilmeye başlandı. Bu ocaklardan çıkan is ve kokuların etrafa yayılıp sinmemesi için avlu en uygun yerdi.

Ayrıca kışlık odunların kırılması, bayramlarda kurban kesilmesi, çocukların oyun oynaması, komşu hanımların bir araya gelip imece usulüyle iş yapmaları, sohbet etmeleri için de uygun yerlerdi.

Altmışlı, yetmişli yıllara kadar avlular aynı zamanda düğün mekânlarıydı. Kendi evinizin avlusu düğün kurmaya, konuk ağırlamaya yeterli değilse, komşu evlerin avluları da sizin sayılırdı! Kendinize en yakın komşunun avlusu derhal emrinize amade olurdu.

Dahası, her evde yaşanan ölüm olaylarında da avlular işe yarardı. Cenaze avlularda yıkanırdı eski evlerde. Yaşlı insanların apartman katlarında yaşamaya tepki göstermelerinin bir nedeni de buydu. Çünkü ölünce, cenazelerinin nerede yıkanacağının kaygısını çekerdi yaşlılar. Hoca gelecek, dualar okunacak, su ısıtılacak, yüzyıllardır alışılagelmiş dini törenle yıkanıp kefenlenecek ve ondan sonra sonsuza kadar yatacağı yere yolcu edilecekti. Sonra Mevlitler okunacak, dualar edilecek, insanlar çağrılıp ağırlanacaklardı. Avlu olmadan nerede yapılacaktı bütün bu törenler?

Bir zamanların yaşlı kuşakları avlulu evlerden çıkıp sefertasına benzeyen evlere sığışmaya karşı çıkarken hiç de haksız değillerdi.

Geleneksel Malatya evlerinde hayat, bir yazıya, bir konuşmaya sığacak türden değil. Düşünün, daha avludan içeri bile giremedik. Kışlık hazırlıkların yapılışı konusuna değinemedik. Kalabalık ailelerdeki yaşam biçimine, çocukların yetiştirilmesine hiç girmedik. Bayramlar, ramazanlar nasıl geçerdi? Ona hiç değinmedik… Varın, onları da siz düşünün…

Necati Güngör

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 10
Bugün : 300
Bu Ay : 2503
Toplam : 2503

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom