Editörün Seçtikleri

Editörün Seçtikleri

editorun-sectikleri

Gerçek Gündem / Ömer Budak

Artık demir alma günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

Lise yıllarında edebiyat kitabında okumuş olduğum Yahya Kemal Beyatlı’nın bu şiiri, ruhumda derin izler bırakmış olmalı ki; bugünlerde yaşadığım derin acılar, bana bu şiiri yeniden hatırlattı.

Ölüm… En az hayat kadar gerçek, belki de hayattan daha da gerçek, bununla beraber insanların en zor kabullenebildikleri bir gerçektir ölüm… Herkes bir gün gelip öleceğini bilir, ama bilinçaltında hep başkalarına yakıştırılır ölüm…

Fakat ne çare ki bizler ne düşünürsek düşünelim, en beklemediğimiz bir anda yüzleşiriz bu gerçekle… Ölüm meleği, ya bizim canımızı almak için, ya da canımızdan çok sevdiğimiz yakınlarımızı bizden ayırmak için gelir… Geldikten sonra tüm çırpınışlar yakarışlar boşunadır, vakit ayrılık vaktidir, firak vaktidir, saatler sonsuzluğa giden yolculuğun başladığı saattir, günlerden ise son gündür bu fani dünyada…

Şimdi sırası mıydı, daha yapılacak çok iş var, yarım kalan projeler var dediğimiz bir anda gelir… Daha çok gençti yaşayacağı çok şey vardı güzel günler görecekti dediğimiz bir anda gelir… Ona daha doyamamıştık biraz daha yaşamalıydık daha geleceğe dair hayallerimiz vardı dediğimiz bir anda gelir… Bu dünyada bir gün yüzü görmemişti, daha göreceği güzel günler vardı dediğimiz bir anda gelir ve kapımızı çalar ölüm meleği…

Kısacası, ölüm hep beklenmedik bir anda gelir, bize göre zamansızdır tüm ölümler, fakat aslında tam zamanıdır, tam yeridir tüm ölümlerin, bizlere ne kadarı acı gelse de…

Aslında hayat kocaman bir tiyatrodur, tüm senaryo son sahneyi oynamak üzere yazılır, tüm aktörler kendilerine verilen rolleri oynarlar, bu sahnede oyuncular bir sonraki sahnede ne oynayacağını bilmeden oynarlar, her aktörün bir de son sahnesi vardır… Sırası gelen son sahnesini oynar ve onun için perde iner, ışıklar söner ve sahne kapanır… Son seremoniler, yeni hayatında ebedi yurduna gitmek için çıktığı yolculuk içindir, herkes rolünü iyi veya kötü oynar, alkış veya yuhalamalar artık bu tarafta değil, öbür taraftadır… Âdem’den bu yana sahnelenen bu büyük tiyatro, bu şekilde sahnelenmeye devam edecektir, kaçışın olmadığı o büyük güne kadar…

Farkında değiliz, fakat bizlere acı gelen ölüm acısı değil ayrılık acısı galiba… Acısıyla tatlısıyla birlikte bir hayat yaşadığımız ve sonsuzluğa uğurladığımız sevdiğimizle bir daha asla görüşememe ihtimalidir bizi yakıp kavuran… Şu anda nerededir, ne yapıyordur ne haldedir bir daha görüşebilecek miyiz sorularıdır hep içimizi yakan…

Fakat bizleri yoktan var eden yüce yaratıcımızın bu konudaki emri ilahisi devreye girer ve teslim oluruz ona… Zaten, “Müslüman” demek “Teslim olan” demek değil midir? O demiyor mu ki, “Her nefis ölümü tadacaktır…” “Dönüş ancak Allaha’dır…” “Bizler ondan geldik ve ona döneceğiz…” “Sizler, ancak Müslümanlar olarak can verin…” ve “ O kullarımı altlarından ırmaklar akan cennet ile müjdele…” Aslında her şey yeterince açık değil mi, yapılacak iş ve görülecek sonuç belli değil mi, peki bu kadar karamsarlık niye?

Mevlana hazretleri ölüm döşeğinde, canını Azrail’e teslim etmeyi beklerken, diğer odada yakınlarının ağlama seslerini duyar… Tüm gücünü toplayarak şöyle der yanında bekleyenlere; “onlara sorun bakalım, hiç insan sevgilisi ile kavuşacak diye ağlanır mı? Ben sevgilim ile kavuşmaya gidiyorum, bir an önce kavuşmak için de can atıyorum, onlara ne oluyor da ağlıyorlar…”

İşte böyle… Hayatını dostuna adayarak yaşayanların ölüm günleri de “Şeb-i Arus” yani “Düğün gecesi” olur… Düğün gecesi ise, ağlamak yerine gülmeleri gerekir insanların…

Nitekim bir gazelinde şöyle der Mevlana;
Öldüğüm gün tabutum götürülürken,
Bende bu dünya derdi var sanma...
Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;
Şeytanın tuzağına düşersen,
O zaman eyvah demenin sırasıdır,
Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme,
Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,
Beni toprağa verdikleri zaman,
Elveda elveda demeye kalkışma,
Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün değil mi?
Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyan gelir mi?
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi?
Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?
Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı?
Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?
Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç.
Zîrâ senin Hayy u Hû’yun, mekânsızlık âleminin fezâsındadır.

Dünyanın meşgalesine kapılıp savrulduğumuz, yoğun siyasi, ticari, içtimai gündemlerin arasında bir o tarafa bir bu tarafa koşuşturup durduğumuz, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi geleceğe dair planlar ve hesaplar yaptığımız bu günlerde, hesapların üzerinde Allahın hesabının olduğunu ve Allahın hesabı devreye girince tüm hesapların alt üst olduğunu gören bir kardeşiniz olarak, sizlere daha önce fani dünyanın sanal gündemini yazan bir kardeşiniz olarak, bugün sizlere gerçek dünyanın gerçek gündemini yazmak ve “gerçek gündemin” ne olduğunu hatırlatmak istedim…

İşte gerçek gündem; “Şüphesiz ki her nefis ölümü tadacaktır…”

Selam ve dua ile…

Ömer BUDAK

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 8
Bugün : 27
Bu Ay : 20099
Toplam : 29357

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom