İman İnsanın en kararlı eylemidir

İmam-ı Azam’ın anlaşılması İslam’ın, bir yönüyle de Türk’ün İslam anlayışının anlaşılması demektir.

İman İnsanın en kararlı eylemidir Kültür-Sanat

Malatya Türk Ocağı olarak bu haftaki sohbet programının konuğu İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Hamdi ONAY oldu.

İmam-ı Azam Ebu Hanefi ve inanç esaslarımız konusunda bilgi veren rd.Doç.Dr. Hamdi ONAY özetle şunları söyledi;


"Türkiye Cumhuriyeti’nin ilim ve irfan hayatına eşsiz hizmetler sunan bu kadim Ocak’ta, böylesi huzurlu ve mutlu bir yuvada bulunmaktan son derece bahtiyarım.
Amelde mezhebimiz İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin itikadi görüşlerini, yani iman anlayışı temelli bir sohbet yapacağız. Bizim esasen imanda, inançta, itikatta imamımız İmam Maturidi’dir. İmam Maturidi öğrencileri yoluyla, nesep yoluyla İmam- Azam Ebu Hanefi’nin öğrencisidir. 
İmam-ı Azam İslam’ın doğru anlaşılması yolunda gelmiş geçmiş en mihenk taşı şahsiyetlerden bir tanesidir. İmam-ı Azam’ın anlaşılması İslam’ın, bir yönüyle de Türk’ün İslam anlayışının anlaşılması demektir.

İmam-ı Azam insanı merkeze alır ve her şeyi kainatın hülasası olan bu insan üzerinden açıklamaya gayret eder. Aslında Allah’ın insanı yaratırken verdiği niteliklerle, verdiği yeteneklerle sonradan vahyi göndermek suretiyle anlattığı özellikler birbiriyle uyuşan, kucaklaşan, kucaklaştığında irfanı, izanı anlaşılacak şeylerdir. Dolayısı ile insan yan gözle, yarım gözle bakmanın İslam’ın ruhuna da ne kadar aykırı olduğunu, kendini bilen insanın ne kadar da yüce bir değere sahip olduğunu ve tanrısal bir öz taşıdığını ve bu özün bütün İslam alimlerince de akıl olarak nitelendirildiğini bilmek gerekir. İşte bu aklı başında kimseler ancak gerçek manada insan olma yoluna girmiş olurlar. Neden “kendini bilen insan” diyoruz; çünkü kendini bilen Rabbini bilir.

Dini ilimlerin, diğer ilimlerle ayrı oluşu aslında ilimlerin birbirinden ayrı oluşu ile değil ilmin konusunun ne olduğuna dair bir ayrımdır. İlim bir bütündür ve aşağı yukarı hepsini bir oranda müzakere edebilen, açıklayabilen, anlayan kimse alimdir. Eskiden öyle herkese alim denmezdi. Eskiden alim denilince hemen her konuda sözü olan, fikri olan, düşünen kimseler akla gelirdi. O yüzden İmam-ı Azam İslam dünyasında gelmiş geçmiş en büyük alimlerden bir tanesidir.

İslam dini Arap yarımadasında sade ve basit bir yaşam içerisinde doğmuş, ilk dönem itibari ile de çok fazla problemler yaşanmamıştır. Problem yaşanmamıştır derken dini problemlerden bahsediyorum. Çünkü bir sıkıntısı olan, kederi olan sevgili peygamberimize gidiyordu, arz ediyordu durumunu O’da verdiği cevaplarla herkesi ikna ediyor ve herkesi tatmin ediyordu. İlk elden besleniyorlardı. Bir de İslam dininin iç dinamikleri olan hoşgörü, özverili davranışlar ve güven duygusu sayesinde Müslüman toplum bu yeni döneme çok rahat hazırlanmış oluyordu. Peygamber’in söylediği her şey anlaşılır ve ikna edici şeyler olduğu için insanlar çok fazla birbirleri ile kavga edecek ya da başka türlü meseleler yaşayacakları bir pozisyona düşmüyorlardı.

Ancak Peygamber efendimizin vefatından sonra, özellikle dört halife dönemimde İslam coğrafyası öylesine büyüdü ki adeta eski dünya dediğimiz bütün coğrafya Müslüman fatihlerin fethine mazhar oldu. Coğrafya bu kadar büyüyünce ve yeni yeni katılan coğrafyalardaki başka inançtan, başka kültürlerden insanların da Müslümanların idaresi altına girmesi ile sosyal hayat bir anda karmaşıklaşmaya başladı. Komşular birbirleri ile itikadi yönden, örf adetler yönünden, başka alışkanlıklar yönünden birbirini anlamayan, birbiri ile kavga eden insanlar haline gelmeye başladılar. Böylesi karmaşık bir dönem özellikle de Emevi’lerin –bu dönemde Ömer Bin Abdulaziz’i ayrı tutuyorum- olduğu yönetimler kendinden olmayanın çok şiddetli baskı ve eza gördüğü dönemlerdir. Bunların bir kısmına İmam-ı Azam da şahitlik yaptı. Daha sonra İmam-ı Azam’ın karşı çıktığı Abbasi’ler dönemi geldi ancak bu dönemin geçmişe göre daha hürriyetçi, daha özgürlükçü ve daha insana saygılı bir dönem olduğunu söyleyebiliriz.

İşte böyle her gün yeni bir anlayışın, yeni bir din anlayışının ortaya çıktığı bir dönem, bu kadar karmaşık bir dönem bir dehanın ortaya çıkmasına imkan ve fırsat tanımıştır. Böylesi hassas bir dönemde İslam dünyasında naslar, yorumlar ve hayatın karmaşıklığı içinde oluşan problemlere doğru çözümler getirme arayışları başlamıştır. Çünkü herkesin bir İslam anlayışı var. Hatta her kabilenin her köyün her kentin bir İslam anlayışı var. Hele İmam-ı Azam’ın doğduğu kent olan Kufe ve Basra gibi kentler boş araziye sıfırdan kurulmuş kentlerdir ve ahalisi daha çok savaşlardan esir alınan veya savaşlardan ganimet olarak alınan kimselerin yoğunluklu yaşadığı kentlerdir. Bu şu demektir çok çeşitli inançların bir arada yaşadığı kentlerdir bunlar. Her tür düşüncenin yeşerdiği, makes bulduğu yerlerdir.

İşte bu şartlar ortaya çıkan yeni yeni problemlerin çözümünde içeriksel rivayeti değil yöntem bilimsel metodolojiyi uygulayan nadir insanlardan biri olan İmam-ı Azam Hazretleri’ni ortaya çıkarıyor. İçeriksel derken her türlü rivayeti kastediyorum. Bazen hadis-i şeriftir diye de rivayet edilen ama gerçekte belki de hadis-i şerif olup olmadığını dahi araştırmadan bazı ehli kitap sahipleri her rivayeti mutlaka uyulması gereken bir kural olarak metodlandırırken, İmam-ı Azam bunu akla, mantığa ve Kuran’a vururum, onun gösterdiği yoldan tetkik ederim, doğru bulduğum takdirde kendi izanımla, anlayışımla, bilgimle amel ederim veya hüküm veririm demektedir. Dini metinlerin çoğunlukla akılla kavranabilen hususlar olduğunu kabul eden, illet ve gerekçeleri bilinen hükümlerin benzer hükümlerle mukayese edilebileceğini savunan ve bu doğrultuda hüküm çıkarma konusunda kendi reyine de başvurma yöntemini ortaya koymuştur.

Özellikle Emevi’lerin yıkılışına kadar süren tartışmalar bazı siyasi hareketlerle ortaya çıkınca (mesela cemel vakası, mesela sıffın savaşı gibi) ümmet içinde, toplum içinde iyice ayrışmalar ortaya çıkıyor, kim kimin yanında kim kime karşı belli olunmayan bir ortamda islam dininin ya da dini bir hayatın kusursuz denilebilecek sağlam ve doğru bir ölçütünü ortaya koymak daha da zorlaşıyordu. Hz. Ali’nin tarafında da sahabenin yarısı ve çok seçkin kimseler vardı, ama Muaviye’nin tarafında da çok seçkin kimseler vardı. Yine Hz. Ali ile Hz. Aişe validemizin cemel vakasında karşı karşıya gelmelerinde de aynı durum söz konusudur. Biz bugün Hz. Ali’yi mi destekleyeceğiz Hz. Aişe’yi mi? İkisi de bizim için son derece kıymetlidir. Bizim onlar hakkında öyle bugün itibari ile olumlu ya da olumsuz bir şey söylememize gerek yoktur. Onların verdikleri karar siyasi bir karardır, insanlar siyasi kararla karşı karşıya geldiler diye dinlerini imanlarını yıktılar manasına gelmez. O manada Kerbela’nın halen yasını tutanları anlamak çok zordur. İslam’da yas 3 gündür. Evet olay çok vahimdir, hepimizin yüreğini inciten bir olaydır, hepimizi üzen bir olaydır. Olayı yaşatmak ayrı bir şeydir anca yas tutmayı doğru bir davranış olarak görmüyorum.

Ebu Hanife dini anlamda inancın temel unsurlarını belirlemede nihai yetkinin Kuran’a ait olduğunu söyler. Zaman zaman “kaynağımız Kuran” deyince olduğundan daha fazla değer veriliyormuş da, Kuran dışında başka doneleri önemsemiyormuşuz gibi, örneğin hadislere daha az değer veriliyormuş gibi bir intiba oluşturuluyor. Bu yanlış bir intibadır. Bu konuda İmam-ı Azam’ın çok net bir tutumu vardır; ‘bir sözün sevgili peygamberimize ait olup olmadığı tartışma konusu olabilir. Ama peygamber efendimize ait ise o bizim için Kuran gibidir’ der. Şimdi İmam-ı Azam’ı bile o gün için hadis düşmanı, yeni bir din icat ediyor diye suçlamışlardır. Bugün de aynı şeyleri etrafımızda duyuyoruz. Hadisi inkar etmek ne demektir. Bir Müslümanın hadisi inkar etmesi, dikkate almaması düşünülebilir mi? Olamaz böyle bir şey. Ama hadisler bizim için zaman zaman sıhhat sıkıntısı olan ifadelerdir. Hadis metodolojisi Kuran’a arz ettiğimizde hadislerin, sözlerin Kuran’a ters olmayacağı üzerine kuruludur. Ama şu da bir gerçektir ki kendi menfaati, kendi mensubiyetinin menfaati ve hatta ticari kaygılarla pek çok hadis uydurulmuştur. İlk hadis kitabı Hz. Peygamber’den 139 sene sonra yazılmıştır. Hz. peygamber hayattayken birden fazla vahiy katibi vardı. Gelen her ayet anında yazılırdı. Hz. Peygamber sürekli ikazda bulunurdu ve hatta katipler sorarlardı “ya Resulullah senin sözünü de kayda geçelim mi?” diye. “Aman ha, sakın ha” diyerek Kuran dışında, ayetler dışında hiçbir sözün -ki bu kendi sözü bile olsa- kayda geçirilmesini istemezdi. Hz. Peygamber’imiz buyuruyor ki: ‘Kim bana bir şey isnat ederse, ya da bir yalanda bulunursa cehennemdeki yerini hazırlasın’. Dini dejenere etmektir bu. Dolayısı ile Kuran yazılırken hadisleri yazmayı efendimiz yasaklamıştır. Daha sonraki dönemlerde her rivayeti doğruymuş gibi metne geçiren eserlerin dikkatle incelenmesi esastır. İmam-ı Azam’ın da dediği budur; her rivayeti kabul etmem, hele itikadi konularda haberi vahidi dikkate bile almam. Yani tek rivayetle gelen, hadis olduğu rivayet edilen şeylerden inanç konularında olanları delil kabul etmem der, etmemiştir de.

İstihzam, kıyas, kendi aklını reyini kullanmak gibi İslam düşüncesine kazandırdığı çok önemli kavramlar vardır. 
Efendimiz Yemen’e bir elçi tayin eder ve ona der ki “nasıl hüküm vereceksin orada?”. 
O da der ki” ya Resulallah Allah’ın kelamına bakarım”. 
“Peki ya Allah’ın kelamında o konuyla ilgili bir şey yoksa?” deyince Efendimiz;
“ Ya Resulallah senden öğrendiklerimle amel ederim” dedi.
“Benle de şimdiye kadar hiç bir arada olmamış bir mesele gelirse karşına” diye sorunca Efendimiz;
“Kendi bilgime, reyime güvenerek, aklımın yattığı şekli ile karar vereceğim” dedi elçi. Bunun üzerine Efendimiz “Sana şükürler olsun Allah’ım böyle kendi iradesini, insiyatifini kullanacak bireyler yetiştirdik” diye dua etti.

İmam-ı Azam fıkıh ilminin kurucuları arasındadır. Fıkıh ilmi günlük hayattaki meselelere, problemlere çözüm üretir. Günümüzde fıkıh bu özelliğinden uzaklaşmıştır. Günümüz meselelerine çözüm üretmek yerine tarihte olan biteni okuyarak bir tekrar yapmaktayız. İmam-ı Azan 699 yılında dünyaya gelir. Tabiin için der ki; “onlar adamsa ben de adamım. Aklıma, bilgime, izanıma, irfanıma güvenirim, akıl yürütürüm, Allah akıl fikir vermiş, aklımın yattığı, gönlümün yattığı şeye karar veririm”. İmam-ı Şafi der ki; ”Hiçbir ana onun kadar akıllı birini doğurmamıştır”. İmam-ı Azam için alimlerin yaygın bir kanaati vardır, denir ki “ilmin yarısı tüm insanlığa geri kalanı da İmam-ı Azam’a verilmiştir. Ebu Hanefi ilme düşkün bir insandır.

İmam-ı Azam dini meselelere çözüm üretirken olayın merkezine insanı alır. Çünkü insanın bu hayatta ki tüm problemlerini çözme hususunda en temel konu bu meselelerin insanı ilgilendiriyor olmasıdır. İnsana yüklenen misyon yeryüzünün halifesi olmasıdır. İnsan maddesi bakımından topraktan yaratılmış olup, Allah’ın ruhundan üflemesi sonucu ayrışmıştır. İnsan maddesel bir yönü bulunmakla birlikte ilahi bir özün taşıyıcısı olarak yeryüzünde bütün varlıkların en üstünü olarak yaratılmıştır. İnsan muazzam ve değerli bir varlıktır. İnsan bazen bu farlılığını anlamaz, insanlığa ters davranışlarda da bulunabilir. İnsanın insanı öldürmesi, insanın insana küfretmesi mesela bu ters davranışlara örnek olarak verilebilir. İnsanın kıymetini bilen birinin başkasına vurması ya da öldürmesi ya da hakaret etmesi düşünülebilir mi? İnsan özünde her türlü hürmeti saygıyı hak eden bir varlıktır. Bu üstünlük zaman, mekan, cinsiyet ayrımı gözetmeyen varoluşsal bir üstünlüktür. Yaratılış gereği bir üstünlüktür.

Din fıtri bir duygudur, muazzam bir duygudur, en güçlü bir duygudur. İman insanın en kararlı halidir, en sağlam kanaati ve düşüncesidir. 
İnsanın yeryüzündeki diğer varlıklara göre üstün olmasını ve yeryüzünde halife olmasını sağlayan ilahi özün akıl olduğuna dair bütün İslam alimleri müttefiktir. Allah’tan bir parça olarak görüyorlar. 

Gazali hazretleri der ki; “akıl insana fıtraten, doğuştan bahşedilmiş bir vahiydir, vahiy de insana sonradan gönderilmiş bir akıldır”. Akılla vahiy arasındaki ilişki göz ile güneş arasındaki ilişki gibidir. Bunu neden söyleme gereği duyuyoruz; çünkü çoğu zaman karşılaştığımız bir sorudur bu: iman mı akıl mı? Allah imandan daha büyük bir nimet vermemiştir insana diye zaman zaman yanlış sayılabilecek yorumlar yapılmaktadır. Bir kere iman ile akıl karşı karşıya getirilecek ayrı kavramlar değildirler. İman ile akıl birbirini tamamlarlar. Akıl ile vahiy mutlak hakikatin açığa çıkmasını sağlayacak iki tane bilgi kaynağıdır. Neden bu ilişkiyi göz ve güneş olarak örneklendiriyoruz; çünkü gözün bir şeyi görebilmesi için o şeyin üzerine güneş ışığının düşüp, onu görünür hale getirmesi gerekir. Hakikat de bir görme biçimidir. Bu görmenin iki tarafı vardır; bir tanesi insanın yaratılırken fıtratına yerleştirilen akıl nimeti, diğeri de ondan sonra hayattayken gönderilmiş vahiy nimetidir. Bunlardan bir tanesi Allah’ın fazlıdır, bir tanesi keremidir. Kuran der ki; eğer sizin üzerinize Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı birkaç kişiniz istisna hiçbiriniz iman edemezdiniz. Ayette geçen birkaç kişiden kasıt kendilerine Vehbi ilim verilen peygamberlerdir. Biz peygamberlerden sadece dini öğrenmedik. Bu dünyada ne varsa her şeyi onlardan öğrendik. Terzilik yapmayı da, demircilik yapmayı da, gemi yapmayı da, başka türlü şeyleri de peygamberlerden öğrendik. Her peygamber bir mesleğin piridir. Eğer Hz. Davut olmasaydı biz Ergenekon’dan çıkamazdık. O dağın demir olduğunu ve demirin de eritilerek yol açılacağını bilemezdik. 


İmam-ı Azam’ın imanı nasıl tanımladığına iyi bakmak gerekir. Çünkü iman temel düşünce olması sebebiyle insanın en istikrarlı, en kararlı eylemidir. Bu itibarla Ebu Hanife’nin imana bakışını anlamak O’nun diğer fikir ve düşüncelerini anlamamızın da yolunu açacaktır. İman kavramının pek çok tanımı vardır. Bu tanımları yapan düşünürler veya ekoller itikadi bakış açılarını da bu temel üzerine inşa etmişlerdir. Ebu Hanife’nin imanı tanımlarken ‘kalbin tasdiki veya marifeti’ tabirini kullanır. Allah’ı anlamaya, bilmeye biz “marifetullah” demişiz, marifet kelimesinin en güzel açıklamasıdır. Dilin istikrarını ise bizatihi imanın özüne dahil etmez. Birlikte kişinin imanına alamet olması bakımından gerekli ve zorunlu der. O’nu döneminde en önemli tartışma konusu iman amelden bir cüz müdür, amel imana dahil midir, amel imanın dışında bir şey midir? İşte imanın amelden bir cüz olmayacağını anlatan, farklı bir şey söyleyen İmam-ı Azam’dır. Hatta İmam-ı Azam’a göre dille söylemek bile zorunlu değildir. Önemli olan kalben, gönülden tasdik etmektir. Dille söylemek dışarı için alamettir. Söylemek gerekir der ayrıca. Ama tanımın içine koymaz.

Emeviler döneminde Emevi’lere karşı kadılık görevini teklif ederler ancak kabul etmez. Görevi kabul etmek demek tüm uygulamalarınızı onaylamak anlamına gelir, oysa yaptığınız işlerin çoğunda Allah’ın rızasına karşı çok şeyler var der. Yani alim olmak, ilim icra etmek yanlış yapan idarecilere karşı çıkma sorumluluğunu da gerektirir der. Kendisi de Emevi’lerin yıkılıp gitmesi için savaşır. Daha sonra gelen Abbasiler de görev teklif ederler ancak kendisi kabul etmez ve bekleyip uygulamalarınızı izleyeceğim, halka zulmetmediğinize inanırsam bakarım diyor. Ve ilerleyen zamanlarda uygulamaları onaylamaz.

Ebu Hanife’nin dini görüşlerinin yaşadığı yüzyılı aşarak yaşadığımız çağa kadar ulaşmış olması ve güncel değerini korumuş olmasının yegane sebebini O’nun bilimsel yeterlilikle metafizik problemlerin anlaşılmasında, izlediği yöntemde aramak gerekir. Kendi zamanında da akletme konusunda kendisini eleştirenlere karşı asla taviz vermemiştir. Her zaman o akıl çıtasını önemsemiştir. Hakikat arayıcısı olarak her zaman kimden gelirse gelsin doğrunun sahibine değil, failine değil, yapana değil fiilin ne olduğuna bakmıştır. Sözü söyleyenin kim olduğu önemli değildir, işi yapanın da kim olduğu önemli değildir, yaptığı iş söylediği söze değer vermiştir. Doğru bildiğini her zaman, her şartta, dönemin idarecilerine karşı bile sivil itaatsizlik şeklinde savunmuş ve arkasında durmuştur". İfadesini kullandı.

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Haber Scripti: Medya İnternet