Ömer Karaoğlu'yla müzik söyleşisi

Ömer Karaoğlu ile uzuun bir konuşma yapmıştık vaktinde. Onu istifadenize sunuyoruz.

Ömer Karaoğlu'yla müzik söyleşisi Malatya Kültür-Sanat

Bir albümünüzün ismiyle soralım. Ömer Karaoğlu, ‘Kim?’

Ben bir kısa biyografi sunayım. Ömer Karaoğlu 1967 İstanbul doğumluyum. Baba memleketimiz daha doğru bir ifadeyle dede memleketimiz Giresun Çamoluk ilçesi. Bir yayla köyü.  Babam aşağı yukarı 1930’lardan bu yana İstanbul’dalar. İlk defa dedemin İstanbul’a gelişi İstanbul’un Bayrampaşa İlçesinedir ki; biliyorsunuz çok yeşil, çok ferah güzide semtlerimizden bir tanesidir(!) Birçok ilçemiz gibi o da betonlaşmış. Çocukluğumuz, ortaöğrenimimiz orada geçti. Normal bir lisede okudum. Diğerine anormal demek istemiyorum. Alışkanlık gereği.

İKTİSATÇI

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuyum. 1987-1991 öğretim döneminde. İstanbul İktisatta okudum. Daha önce İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği’nde yarım dönemlik bir denemem var. Mühendisliği çok fazla sevemedim, çok sıcak bulamadım. Tabii bu bir ilgi kabiliyet meselesi. Sosyal bilimlere ilgimiz vardı. Aynı yıllarda, yani Liseli yıllardan itibaren de müziğe ilgimiz vardı. Tabii onu geriye götürmek mümkün. Bizimki onlu yaşlarda başlayan bir ilgi. Üniversiteden sonra aynı alanda yüksek öğrenimime devam ettim. Aynı üniversitede mastır ve doktora öğrenimimi tamamladım. İktisat Tarih’te. Ağırlıklı olarak Osmanlı İktisadı ve toplumsal yapısıyla ilgiliydi. Ama bütün bu alanlarla beraber öğrenim hayatımızca yürüyen bir ilgi vardı müziğe. Bu ilgiyi pratik örneklere dönüştürmeye başladık 80’li yılların başlarından itibaren. 84-85’lerden itibaren. Biraz daha şekillenmeye, kristalize olmaya başladı. 85’ten bugüne kadar bizim ifademizle kaygılı, endişeli, Türkiye’de çok da aslında emsali olmayan yeni şeyler yapmaya çalıştık müzik alanında. Bunu yaparken yalnız değildik elbette, birkaç arkadaşımız, dostumuz vardı. Çok sayıda müzik albümüne katkımız oldu.

28 ŞUBATTA ÜNİVERSİTEDEN AYRILDI!

Ömer karaoğluMüziklerden önce de bizde yapılmış ilk sesli yayıncılık örneklerine de çok farklı katkılarımız oldu. Hem müzik anlamında hem metin kaleme alma anlamında. Aşağı yukarı 20’nin üzerinde müzik albümünde katkımız var. Şu ana kadar 7-8 solo albüm gerçekleştirdik. Bu albümlerin yanında arkadaşlarımla birlikte yaptığımız grup çalışmaları var az sayıda da olsa. Müzikle ilgili çalışmalarımız devam ediyor. Akademiyle ilgili çalışmalarımız inkıtaa uğradı. Türkiye’de yaşanan malum süreçten sonra 2000-2001 öğretim döneminde üniversiteden ayrıldım. Şu an herhangi bir kurumsal yapı içerisinde değilim. Resmi ya da gayri resmi herhangi bir kurumsal ilişkim yok. Evliyim, iki erkek çocuğum var.

-Ailenizde müzikle ilgilenen var mıydı?

-Ailede müziğe ilgili fazla insan yok. Benden başka bir büyük ağabeyim var. Üç kardeştik. Bir ablamız bir ağabeyimiz vardı. Ağabeyim gitara meraklıydı. Üniversite yıllarında gitar çalıyordu. Ama profesyonel boyuta taşımadı merakını. Üzerimde bir parça onun da katkısı vardır.

-İslami kimlik ve müzik. Şimdi biraz daha farklı düşünülüyor ama. Mute destanı. İki ayrı baskı. Birinde gelen müziğin farklı olması, haram damgası yemesi… İlk çıkan bir kaset vardı ve üzerinde yapılan kavgalar vardı. Bağlam nasıl oturdu. Tartışmalar Müslümanlar arasında çok farklı boyutlara vardı.

-O dönemde benim hatırlayabildiğim, bugün de daha marjinal olduğu. çok az sayıda insanın sahip olduğu bir kanaat vardı.  Müziğin eskiden beri geleneksel bir tartışma zemini var fıkhi anlamda Müslüman çevrelerde. Bir kere sakıncalı ve yaklaşılmaması gereken bir alan olarak algılanıyordu. Bir kesim tarafından. Yani ne icrası ne dinlenmesi caiz görülmeyen bir alandı. Bir kesimin ise yaklaşımı şu idi. Başkaları yapsın ama biz dinleyelim. Dinleyici olalım. Tabi bunu böyle dile getirmiyordu insanlar ama pratik olarak böyleydi. Fiilen böyleydi. Birileri bizim hassasiyetlerimize, duyarlılıklarımıza, anlam dünyamıza çok dahil olmayan birileri müzik yaparlar ve onların içerisinden hoşa giden şeyleri biz Müslümanlar olarak dinleriz gibi bir tutum içindelerdi. Fiilen bunu yapıyorlardı.

 

Ömer KaraoğluGELENEK MESELESİ

Konuşulduğunda o insanlar dahi müziğin gönül rahatlığıyla meşruiyetinden bahsedemiyorlardı. Bu tür sohbetler, geçmiş yıllarda, müziğimizi yaptığımız yıllarda da çok sık paylaştığımız sohbetlerdi bunlar; o nedenle bu kadar iddialı söylüyorum. Yani gönül rahatlığıyla bu dinlenir diyen insan sayısı çok azdı. Tabi ki bu müziğin biraz da doğasından, yapısından kaynaklanıyordu. İslami fıkhının ya da İslami hassasiyetlerimizin sanatın birçok alanına olan mesafeli geleneksel tavrından da biraz kaynaklanıyordu. Geleneksel kavramını biraz ihtiyatlı kullanmak lazım burada, ama bizim geleneğimizde, müziğimizde başka sahne sanatlarında, tiyatronun da ilk örneklerini bulmak mümkün. Çok geniş orkestraların hatasıyla sevabıyla bir İslam devleti olan Osmanlı toplumunda, çünkü öyle tanımlıyor Osmanlı kendisini iyisiyle kötüsüyle İslam ideali merkezde, dolayısıyla o dönemde çok geniş bir orkestra kurulmuştu, mehter diye bildiğimiz dünyanın en zengin orkestralarından biriydi. Bunun dışında halk türküleri diye nitelendirdiğimiz asırlardır devam eden böyle bir gelenek var. Ve dolayısıyla bizde müzik pratik anlamda çok sorunlu bir alan değil. Bu yönüyle bizde sanki bu film kopmuş gibi görünüyor. Film bir yerlerde kopmaya uğramış. O kopmadan sonra bizim çabamız müzik üzerine mevcut birikim biraz böyle bir miras konumunda. Yeri ve zamanı geldiğinde icra edilen müzik örneklerinde ibaret yani bunlar klasik geleneksel formlardan ibaret. Tasavvuf musikimiz böyleydi yine mehter özel günlerde coşkulandırmak, heyecanlandırmak için söylenirdi. Bu yönüyle müziğin diğer türlerine yeni tarzlar ve ürünler ortaya konmasına insanlar biraz kapalıydı.

Somut bir örnekle anlatayım derdimi. Bir Yunus ilahisini bir yerde seslendirecekseniz ve salt insan sesiyle, çıplak seslendirecekseniz sorun olmazdı bu. Bilakis insanların gönüllerini okşar, Müslüman'ca duyarlılığı, hissiyatı şu veya bu biçimde beslerdi. Ama bir tırnak içerisinde, bir piyasa şarkısını, müzik kasetini ya da plağını eğer koyma imkanınız olsaydı, koyduğunuzda cemiyetten tepki alırdınız. Tepki veren insanlar tepkilerini sorgulamadan verirlerdi, bir refleksti adeta bu. Yani ben şunu söylemek istiyorum bu örneklerle; müziğin fıkhı, felsefesi yapılmamıştır yeterince. Osmanlı kaynaklarını da söylemek istiyorum. Çünkü ben birkaç fetvaya isabet etmiştim, Osmanlı geleneksel kaynaklarında yazılı bir fetva: “Müzik dinleyenin şahadetinin dahi kabul edilmeyeceği” yönünde yaygın bir kanaati besleyen bir fetva idi bu.

 

FARABİ İBNİ SİNA BİLİNMİYORDU!

Orada şu kanaate vardım; etrafıma baktığımda din, İslam ne diyor müzik hakkında, yani sanatı kastetmiyorum özelde müzik hakkında neler söylüyor. İslam alimleri, feylesofları, düşünürleri neler söylüyor diye bir araştırma yaptığımızda arkadaşlarımla beraber çok da güçlü malzemelerle karşılaşamadık. Çok da zengin bir külliyatla karşılaşamadık. İşte o günlerde Süleyman Uludağ hocamın “İslam’da Musiki ve Sema” kitabı, işte İmam Gazali’ye birkaç gönderme, çok da bilinmiyordu, yazılıp okunmuyordu ama Farabi’de, İbn-i Sina’da ve diğer geleneksel düşünürlerde müzik adına yazılmış birkaç şey var. Bazı bilgiler var. Farabi'nin, İbn-i Sina’nın çok da deşifre edilmediğini, çok da bilinmediğini fark ettim. İlim çevrelerinde bile enlemesine boylamasına çok da konuşulmadığını fark ettim. Gazali belki biraz da biliniyordu, Hayrettin Karaman Hoca, Süleyman Uludağ biliniyordu. İlahiyat çevrelerinden bazı hocaların yaptığı karalamalar, bu konuya dair söylediği yazıp konuşuluyordu. Bu yorumları çok sert tepkiler veren arkadaşlarla paylaştığımızda o görüşleri ve o görüşlerin zeminindeki nassları konuşmaya çalıştığımızda arkadaşlardan birçoğunun bunlardan haberdar dahi olmadığını üzülerek fark etmiştim. Halbuki bunlar bizim için çok rahat ulaşılabilir kaynaklardı. Ben sonuç olarak şu kanaate vardım. Müzik Müslümanların çok da kafa yormadığı alanlardan bir tanesiydi. Yani çağın bu kadar içine adeta hücrelerine işlemiş, evlerimize, odalarımıza, çocuklarımızın kulaklarına ulaşan bu alana dair çok fazla kafa yormamışız. Hem zihni planda hem de fıkhi planda (meşruiyeti-gayri meşruluğu babında) kafa yormamışız. Tabi bu ilerleyen dönemlerde yazıldı, çoğaldı. Ama ben bugün halen tartışma yapıldığını, sağlıklı bir tartışma yapıldığını fikir alış verişinde bulunduğunu Müslümanlar özelinde zannetmiyorum.

-Şöyle düşünsek çok mu yanlış olur: 80’lerdeki müziğe kulak kesilmişti camia ve şu an camiada asla olunmaması gereken müziklerle haşir neşir olanlar oldukça çok!. Ne oldu o ara yumuşama havası bile olmadan; Müzik zinhar haram. Artı eksi tartışılmadan. Bir ara dönem yok neredeyse üstelik?

-Ben şuradan başlayayım isterseniz: Şahıslardan yola çıkılarak, kişilerden yola çıkılarak sağlıklı bir noktaya varabileceğimizi düşünmüyorum. Sıhhatli bir yargıya da varabileceğimizi düşünmüyorum ama çarpıcı bir örnek olması itibariyle söylemek ihtiyacı hissettim.

 

SESLERİNİ HAYIRSIZDAN YANA KISTILAR

Bir televizyon ekranında aslında çok da itibar ettiğimiz, ilmi birikimine, fikriyatına kıymet verdiğimiz bir hocaefendinin bir konuk olarak misafir ediliyor. Konuk olarak misafir edildiği stüdyo ortamında az önce çok da tasvip edemeyeceğimiz bir müzik eseri icra ediliyor, o boynunu büküp dinlemiyorsa da dinliyormuş gibi yapıyor. Yani aslında icra edilen müzik örneği bir kaza eseriydi, hocanın hassasiyetlerini bilen birisinin o stüdyoda ona izin vermemesi gerekirdi. Bu da aslında çok tanıdık bir televizyon kanalındaydı. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Şu an hatırıma geldiği için bu örneği veriyorum. Ben orada o birikimiyle hocaefendinin bir başka yerde bu konudaki hassasiyetini Müslüman’ca bir zihnin müziği, sanatı nasıl anlamlandırdığı, nasıl bir yere oturttuğu nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda birkaç kelam etmesini beklerdim. Doğru tavır bu. Bu biraz önce söylediği destekleyen bir misal oldu. Yani şudur: Biz bu alana dair kafa yormadık, kafa yoranlarımız da meydana çıkmadı henüz. Daha net, daha belirgin, daha keskin şeyler söylemek halbuki mümkündü. Düne göre yani bundan 15-20 sene evvele göre daha belirgin şeyler söylemek gerekirdi. Biraz bu araçlar, bu bahsettiğimiz iletişim araçları, müzik biçimleri tarzları zihinlerimizi alt üst eden Müslümanca baktığımızda altına imza atamayacağımız örnekler bu dönemde çoğalmıştı halbuki. Özellikle 80’lerle 90’lı yıllarda. Bu da özel bir konu tabi bunun siyasal bir seyrini de paralel konuşmak lazım.

 

Ömer KaraoğluNE OLDU DA POPLAŞTI MÜZİK

Müzik ne oldu da 80’lerden sonra poplaştı. Bu kadar ucuz örnekler çoğaldı. Bu ayrıca konuşulması gereken bir olgu. Ben bunun yeni bir olgu olmadığını düşünüyorum. Bir çok sosyolog, birçok sosyal bilimci bu alana dair eserler verdiler, tezler yazdılar. 80’li yılların poplaşmasıyla ilgili. Oysa 1960’larda malum darbe döneminde benzer bir süreç bir başka pencereden yine yaşanmıştı. Sanki siyasal hareketler arkasından o kültürün ifade biçimi olarak müziklerini de üretmeye başlıyor. Böyle bir zihin boşalması, böyle bir adam sendecilik, günü birlik yaşama, hemen üretilen ve çabuk tüketilen müzik örneklerinin çoğalması tesadüfi değildir 80’li yıllarda. Siz yukarılarda neler olduğuna, memleketin başına neler geldiğine çok da aldırış etmeyip siz çabuk üretilen bu şarkıları tüketin, bunları dinleyin, Dikkat edin bugün aslında bu ruh hali, bu algı değişmiş değil. Yeni örneklerle tazelenmeye ve yeniden üretilmeye gayret ediliyor Türkiye’de. Yani işte o pop şarkıları özellikle akla hemen yerleşen, çabuk oturan, çabuk ezberlenen, çocukların dikline hemen düşecek sadelikte ve basitlikte aslında yeni bir hayat görüşü, yeni bir hayata bakış biçimi, algısı yatıyor.

 

MUKADDESTEN KAÇIŞ İDEOLOJİSİ

Yani müzikle dini, inancı, ideolojiyi, siyaseti daha doğrusu insanın fıtratıyla olan irtibatını genel anlamda koparan bu yaklaşım biçimi sonunda ideolojisizleşme, inançsızlaşma, kutsaldan kaçış, mukaddesten kaçış anlamında yeni bir ideolojiyi üretiyor. İnsanlar kaygıları endişeleri olmayan insanlara dönüşüyor toplumda, sürekli eğlenen, oynayan, hayatı moda olmuş bir tabiriyle tiye alan, uğrunda yaşanması ve ölünmesi gereken hiçbir kıymetin varolmadığı bir yaşam biçimine ve insan tipine doğru bizi yaklaştırıyor. Ve ben bunun sistemli, programlı bir iş olduğuna inanıyorum. Dünyada da Türkiye’de de. Bunu sadece Türkiye üzerinde konuşmuyoruz. Çünkü dünyada o küresel diye ifade edilen yapılanmanın yeni eğilimlerin yeni biçimleri, anlayışların ortaya çıkışı da zannediyorum az önce bahsettiğim Türkiye üzerindeki aynı boyuta işaret ediyor.

-Sizi bu çalışmalara iten ne? Sadece müziği seviyor oluşunuz mu? Müzikle hayatınızı nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

-Yani burada çok hayatın kendisinden kopuk ve şık laflar etmek mümkün. Ama ben bunu yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bizde müzik ne kadar işe yarıyor, ne yapmaya çalışıyoruz. Ayrıca müzikle biz hayatımızı nasıl ilişkilendiriyoruz.

 

17 YAŞINDAYDIM

Bir müzisyen olarak ben kendi özelimde size anlatacağım bunları. Şu an geldiği nokta itibariyle, çıkıştan itibaren başlayalım  müziğin hayatla iç içeliğinden dolayı belki benim tasavvur dünyam, hayata bakışım, yetiştiğim ortam, henüz şekillenmeye başlayan tasavvur dünyam, çocukluk çağlarımdaydım ben 13-15 yaşlarında, işte ondan sonra 17 yaşında ilk defa bir müzik albümünde yer aldım. Orada ne kadar müzik albümü denirdi onu da bilmiyorum. O da tartışılır. Çünkü enstrümanların çok da icra edilmediği bir ortamdı. Sadece vurgulu sazların bulunduğu bir ortamdı. Tepkilerimiz, derdimiz bizi o yetiştiğimiz çevre şartları, edindiğimiz bilgiler, ilgilerimiz, duygu dünyamız, henüz şekillenmeye başlayan düşünce dünyamızın yaptığımız müzikle doğrudan ilişkisi vardı. Bunu böyle özetleyebilirim. Yani ben Müslüman bir çevredeydim, Müslüman insanlarla oturup kalkıyordum, şu ya da bu kadar dine dair söyleyecekleri vardı insanların, ben de okumaya, onları dinlemeye ve dini tanımaya başlamıştım. Dini tanımış olmak insanı bir boyutuyla rahatlatıyor ama bir boyutuyla insanı müthiş rahatsızlıklara da sevk ediyor. Hemen şehrinize, ailenizden başlayarak eş dostunuza ve genişleyerek dünyaya baktığınızda din eğer sizin hayatınızda aktif ve dinamik bir kıymetse sizi huzursuz etmeye başlıyor. Sahip olduğunuz bilgi. Öğrendikçe aslında huzurunuz kaçıyor. Dolayısıyla o günlerde yaptığımız o ilk müzik örnekleri bizim o endişelerimizi ifade etme çabasıydı, bir refleksti adeta.

 

Biz de enine boyuna oturup müziğin felsefesini nereden gelip nereye gideceğini tartışacak durumda değildik. Çok doğal tepkiler olarak duygu dünyamızı en iyi şekilde ifade ettiğimiz araçlardan biri olduğu için hepimizi, bir iki arkadaşımızın sazını bir araya getirip, belki ozanca bir şeyler yapmaya çalıştık. Hani Anadolu’nun o masum ozan tarifi vardır. Biz de çağın ozanlarıydık belki, öyle ifade edeyim. Kendi derdimizi, endişelerimizi, sevgimizi umudumuzu, hüznümüzü hepsini taşımaya çalıştık eserlerimize. Hem de öyle bir endişe içinde taşıdık ki, bu bir özeleştiridir, estetik ile içerik arasındaki dengeyi bile estetik aleyhine genişlettik, kullandık zaman zaman.

 

Ama çok iyi şeyler yaptınız! Bu tevazudan kaybediyorsunuz zaten biraz. Solcu bir arkadaşım der ki, sizin bu Ömer Karaoğlu sizden olmasaydı Türkiye’de bir numara idi.

 

Estağfirullah. Yani söyleyecek o kadar çok şeyimiz vardı ki, o kısa zaman içerisinde biriktirdiğimiz o kadar çok şey vardı ki, belki çok da tanışık olmadığımız teknik ortamlara yeni giriyorduk, o teknik imkanları da çok fazla, çok zengin bir biçimde kullanamamıştık. Bu bir özeleştiridir. Ama şu hassasiyeti hep taşıdık: İyi ve doğru şeyler, güzel şeyler yapmalıydık. Bizi müzik yapmaya sevk eden temel faktör buydu, bunu bir ihtiyaç gibi hissediyorduk ve biz herkes gibi şarkı söyleyemezdik. Kaygılarımız farklıydı. Zaten onaylamadığımız bir gidiş vardı etrafımızda. Realite şu ki insanlar şarkılar yapıyorlar ve bu şarkıların sözleri var güfte dediğimiz. Bu güftelerin yapıları var. O yapılar üzerinde de çok şeyi üzerlerinde birçok şeyi taşıyorlar. Biz kendi kaygılarımızı, kendi bakışımızı acaba bu yapılar üzerinde ifadelendirebilir miyiz? Bunu niçin söyleme ihtiyacı hissediyorum: Çünkü müziğin orijinal tanımı benim de zihnimde seslerin tonların ve ahengin dünyasıdır.

 

MESAJSIZLIK MÜMKÜN MÜ

Sesin tonun ritmin ahengin kullanıldığı bir yapı geliyor aklıma. Müziğin orijinal tanımı budur. Ona giydirilmiş bir söz unsuru, örneğin müziği güfteyle, şiirle evlendirdiğinizde o aslında farklı bir tür oluyor. Yine müzik alanının içerisine dahil olan ama o çekirdekte varolmayan, yani müziğin orijinal tanımı içerisinde yer almayan ilave bir unsur giydirmiş oluyorsunuz müziğe. Bunu niçin söylüyorum. Bu bence önemli bir not, benim önemsediğim bir not. Müslümanların müziğe yaklaşımında sıhhatli, sağlıklı ve verimli örnekler ortaya koyabilmesi üretebilmesi adına önemli bir kesit burası. Çünkü eğer bunu fark edemezseniz müziği sanatlar içinde bir sanat olarak estetikten, his ve duyuş dünyanızdaki o kemalattan o olgunluk arayışından eğer soyutlarsanız, bunun dışında düşünürseniz o zaman müziği alet edip yaptığınız işlere insanlara eziyet etmeye başlarsınız. Yani kötü müzik yaparsınız daha özetle.

 

MESAJSIZ MASAJCILAR KEŞKE BİRAZ ZEKİCE OKUSALAR

Bu sanatın diğer alanları için de geçerli. Bir tiyatro oyuncusunu düşünün, sahneye çıkıyor, insanlara verecek bir sürü mesajı var, biriktirmiş bizim gibi, endişeli kaygılı ama oynadığı tiyatro da tiyatroya benzemiyor. Yani oyunculuğu zayıf, sahne tekniğinden uzak, seyirciyle iyi bir elektrik kuramıyor. Ama söyleyecek o kadar çok şeyi var ki... O insan müslümanca endişeleriyle insanlara bir takım mesajları iletmek kaygısına düşmüş olabilir. Mesaj veriyor da olabilir ama tiyatro yapmıyordur. Böyle ayırt etmek lazım. O nedenle ben latifeyle şöyle ifade ederim. bazı arkadaşların bize bugünlerde, özellikle son on yılda verdiği bazı tepkiler var zaman zaman; bunda bizi hırpalayan –aslında bizi derken geniş bir daireyi kastediyorum- hırpalamayı hedefleyen tenkitler kaleme alıyorlar. İşte stendapçılar çok söylüyor özellikle. Mesaj insan için bir kusur, bir eksiklik sayılıyor. Mesaj verme kaygısı, mesaj alma kaygısı insanların. Oysa ki hayatın merkezinde müslümanca bir bakışın merkezinde mesaj var. yani mesaj olmayan bir hayat, mesajı olmayan bir insan ya da toplumlar ne için yaşarlar Allah aşkına? Yani varlıklarını nasıl ifade ederler ve kendilerini evrende nereye oturturlar. İnsanın varoluşu ve yeryüzüne iniş hikayesi bir mesaj içeriyor. Dolayısıyla bu kadar kıymetlerden az önce bahsettiğim mukaddesten soyutlanma ve kaçış çabası aslında insanın kendisinden kaçışı ve kendisini yitirmesi anlamına geliyor. mesaj ile masaj arasında ince bir denge var aslında. Dikkat etmemiz gereken bir bıçak sırtı denge var. İnsanlara mesaj vermeyip sabahtan akşama masaj mı yapacaksınız, bu da bir bakış. İnsanları sadece eğlendirmek için müzik yapmak müziği bir fonksiyona indirgemek demektir. Aslında müzik üzerinde konuşuyoruz ama aslında sanatın da böyle bir yere oturtulması gerektiğini düşünüyorum ben. böyle algılanması gerektiği kanaatindeyim, çünkü eğer sanat ürünü ortaya koyarken endişeniz yoksa, sanki sanat ürünü de sanatçı ve insandan bağımsız ve kaygısız bir şeymiş gibi mesaj verme kaygısından kopuyorsanız, bu endişeyi hiç taşımıyorsanız insanlara masaj yapmış olursunuz. Sadece masaj yapmış olursunuz. Birileri çıkıp müzik evet budur, müziğin bundan başka fonksiyonu olmaz diyorlarsa şayet kitlelerin yer yüzünde nasıl toplumsal hareketlere müziği nasıl değerlendirdiklerini nasıl ifadelendirdiklerine baksınlar insanlık tarihi boyunca.

 

Müzik kitleleri gereğinde harekete geçiren gereğinde moral ve motivasyonlarını artıran hem de öyle esaslı toplumsal olaylarda savaştan bahsediyoruz, cenazelerde, merasimlerde, insanların hüzünlerini coşkularını ifade etmekte önemli bir araç olarak müzik tarih boyunca fonksiyon görmüş icra etmiş. Yani onun etkin yüzünü aslında inkar anlamına gelir bu iddia.

-Müzik mesajsız olmalı diyenler de bir mesaj veriyorlar değil mi?

-Evet. Az önce ifade etmeye çalıştığım da oydu zaten. İdeolojisizleştirerek yeni bir ideoloji kurmak. İşte bizim çağımızın liberalizasyon hastalığı.

-Konunun galiba bamteli bu. Bu denge nasıl yakalanacak?

-Aslında bizim yazılmış çizilmiş aslında önemli kaynaklarımız da var. Bilgilerimiz var. Geleneksel pratiklerimiz de var bizim aslında. Tam da kendi toplumuzun geleneksel pratikleri var.

 

DARALTMAK SIHHATLİ DEĞİL

Yani burada tasavvuf musikisi bir yere oturur, özel bir alandır. Müzik bundan ibarettir diyen arkadaşlarımızı doğru bulmamakla beraber, çünkü bazı arkadaşlarımızın alaturkaya, klasiğe, tasavvuf musikisine özel olarak yaklaşım biçimi bana çok sıhhatli gelmiyor. Neden sıhhatli gelmediğini de söylüyorum: Fonksiyonel değil. İşlevsel değil. Yani insanlar o kültüre o algıya sahip olan insanlar keyifle tasavvuf musikisi dinlerler. Ben tasavvuf musikisi dinlerken keyif alıyorum. Bizzat müziğinden, bırakın üzerinde taşıdığı sözlerden, müziğinden, vurgulardan, ses aralıklarından, makamlarından, usullerinden, icrasında keyif alabiliyorum bir müzisyen olarak. Böyle bir estetik algıya sahip insanlar açısından söylüyorum.

 

DUYGULANIYORMUŞ GİBİ YAPIYORLAR!

Ben Türkiye’de müslümanların gerçekten önemli bir bölümünün tasavvuf musikisini anladığını ve gerçekten duygulandığını zannetmiyorum.Duygulanırmış gibi yaptıklarına inanıyorum. Tıpkı Türk Halk Müziği örneklerinde, bizim o seçkin türkülerimizi insanlar çok severek dinliyorlarmış gibi yaptıkları gibi. Örneğin bir ozan Neşet Ertaş, herkesin tanıdığı bir ozan. Son üç beş senedir keşfedildi farkında mısınız? Onun çileli hayatını biz eskiden beri biliyoruz. Yurtdışına gelip gidiyorduk ve zaman zaman da haberlerini alıyorduk. O değer sadece ürettiği besteler üzerinden rant sağlayan insanlara ekmek kapısı olmuştu. Neşet Ertaş isminin yaşadığını bile çoğu insan bilmiyor. Onu ölmüş bir insan sanıyordu çoğu. Oysa o ekmek parasını Almanya’da bazı düğünlerde saz çalarak çıkartıyordu. Yani çarpıklığı anlatmak için bunu örnekliyorum. Ve türkü bir değer olarak keşfedildi adeta. Ben bunun popüler kültürün yeni bir operasyonu olarak algıladım. Türkü modalaşıyor ve insanlar türküyü de tüketmeye soyunuyor.

 

Ömer KaraoğluTÜRKÜLERE ÇULLANDILAR

-Türküde, Sanat müziğinde şunu keşfettiler bence: Türkünün ya da şarkının eğer muhalif bir tarafı yoksa, fincancı katırlarını ürkütmüyorsa güzel bir şey. Bunu bir kısım icracılar da gayet iyi biliyor ve çullandılar türkünün üzerine.

-Evet, Tasavvuf musikisi örneğin sınırlı örnekler olarak çalınır, söylenir dinlenirdi. Ama bizim camia diye ifade ettiğimiz yaklaşım, Klasik Türk Müziğine genel anlamda çok da sıcak değil. Bir değer olarak zaten yaşıyor. Ben işlevsel olmadığını söylerken orayı biraz açmak isterim: Bir eserin (üretilen ya da icra edilen) bir sanat eserinin dünün duygu ve düşünce dünyasını bugüne, bugün icra eden insana birebir aktarması ve taşıması mümkün değil diye düşünüyorum. Yani ana hatlarıyla siz o duyguları, o his dünyasını bütünüyle buraya taşıyamazsınız icra ettiğinizde.

 

ÖYKÜNMECİLİK DİZBOYU

Bu örnekleri getirip, ‘benim insanıma ne verebilir Dede Efendi ya da Itri’ deyip ifade ederseniz o zaman meramınız yanlış anlaşılacaktır demektir.

 

İSLAMCI ŞEYLER SÖYLEMEK DEDE EFENDİYE SAVAŞ AÇMAK DEĞİL

Kendinizi de doğru konumlandırmamışsınız olursunuz. Bazı arkadaşlarımız bu tarz ifade ettiler. Oysa bizim çıkışımız çok özel bir zamana aitti, çok özel bir mekana aitti. Biz işte 70’lerin sonları 80’lerin başlarında yaşayan gençler olarak etrafımızda olan bitene müzik diliyle bizde birikenleri müziğe aktardık, müzik diliyle ifade etmeye çalıştık. Hepsi bu kadar. Birileri eyvah geleneksel türlerimiz, tarzlarımız tehlikeye giriyor tepkisi verdi. Oysa bizim öyle bir mecalimiz yoktu, böyle bir kudretimiz de yoktu, böyle bir kaygımız da yoktu.

-Birileri de geleneksel tarzların bize verdiği hiçbir şey yok dedi.

-Yani biz sıkıştık, biz aradaydık. Yani biz şunu anlatmaya çalıştık. Evet bu kıymetlerin keşfedilmesi lazım. Çünkü gerçekten Türk müziği de Türk’e ait –İsmet Özel’in kullandığı anlamda kullanmıyorum ben- bir müzik değildir. Çok geniş bir coğrafyadan beslenen sesleri, ritimleri, sazlarıyla çok geniş bir coğrafyadan ağırlıklı olarak İslam coğrafyasından beslenen bir müzik. Hatta bazıları biraz daha ileri gidip, bazı konservatuarcılar Bizans’dan beslendiğini söylerler. Şimdi Batı müziğinin kendi içindeki dokusu, yapısı ve Türk müziğinin kendi içindeki dokusu yapısı ayrı birer medeniyetin görüntüleri. Müzik de bu farklı biçimde tecessüm ediyor. İşte bu teknik detaylara girmek istemiyorum. Bizde tek seslilik-çok seslilik tartışmaları, doğu-batı müziği ayrımı çok yaşanmıştır.

 

NİYE BUNLARLA UĞRAŞIYORSUN DİYORLAR

Bizim çevrelerde de dostlarımızın da zaman zaman yaptığı müziğe bu tür tepkileri var. Batı müziği sazları da kullanıyorsunuz, oysa geleneksel formlarımız var, türkü tadında eser vermeye çalışan birikimli bir arkadaşımız bizim türkülerimiz var ne diye bunlarla uğraşıyorsun diyorlar.

İyi ki uğraşıyorsunuz abi, yoksa “o mış gibi yapanlara”, işin kolayına kaçanlara mı teslim olacağız, Allah korusun!

 İşte bu bizim sanatın, müziğin üretkenliğini sınırlayan bir boyut diye düşünüyorum. Tehlikeli bir yaklaşım. Tersinden okuduğumuzda da tehlikeli bir yaklaşımla karşı karşıya kalıyoruz: Kökün, kıymetin, mirasın, birikimin değerini bilmeyen ona kulaklarını tıkayan ve hiç ait olmadığı adreslerde hayatını yaşamını biçimlendiremeyeceği gibi sanatını da biçimlendiremez insan. Oralarda beyhude bir arayışa girmek de çok sağlıklı bir yaklaşım değil. Yani köksüzlük. Köksüzlük bu yönüyle size sıhhatli bir müzik icra etme, üretme şansı da vermez.

 

DİN SIĞLIK BİR ÇOKLARININ KAFASINDA!

-Hep dinden imandan mı bahseder dindar müzisyen? Dinî müzik de Dinci müzik de dar ve sıkıcı bulunuyor sanki?

-Popüler bir gazeteci bir seferinde bana mikrofon uzattı ve bana şunu söyledi dedi ki: “Kendinizi özgürlük alanınız itibariyle daraltılmış hissetmiyor musunuz?” Kulluktan özgürleşmeyi kavrayamayan bir zihnin ürettiği soru bu. Yani biz sınırsız sonsuz bir özgürlük tanımından yana değiliz Müslümanlar olarak. Şimdi kendisini daraltılmış hisseden bu arkadaş ya da bunun gibi düşünenler, aslında yeni zindanlara düştüklerinin farkında değiller. Kendilerine zindanlar ördüklerinin farkında değiller. Onun için Müslüman sanatçı, bu kaygıyı taşıyan varlığını bir kere kozmosta bir yere oturtmuş demektir, ayaklarını sağlam basmış demektir. Eğer insan bu anlamda Yaradanını, Allah’ı yitirmişse, eşyaya sahip çıkamaz ki, eşyayı kontrol altına alamaz. Etrafındaki şeylere sözü geçmez, onları doğru tarif bile edemez. Bırakın sanat üretmeyi kalıcı anlamda. Bir kere kendini, varlığını ve konumunu yitirmiş demektir, dününden, geleceğinden habersiz demektir. Böyle bulanık bir zihnin sanat üretmesi mümkün mü? Evet, mümkün. Üretmiştir. Ama o ilhamını şeytandan alır; onun velisi şeytandır. Varıp gideceği yerin neresi olduğunu o da kestiremez. Sonra Mikelancelo’nun Musa heykeli örneği vardır bilirsiniz. Geçersiniz karşısına heykelin ve ne dersiniz hadi konuş dersiniz. Öyle hayran olursunuz ki yarattığınız esere, üretmek anlamında. Yani gülersiniz. Bu yönüyle sanat günah olamaz, günah da sanat olamaz. Biz böyle yaklaşıyoruz hadiseye. Sanat güzelleştirir çünkü, sanat çirkinleştirmemeli. Sanat bir bütünlük üretmeli, bir ahenk üretmeli. Ahenksizlik değil. Bizde doğaçlamanın bir benzeri Batı’da caz kültürü vardır. Cazın ve Batı müziğinin o polifonik (çok sesli) yapısı içerisinde ahenksizlikten ahenk üretme çabası vardır o farklı bir konu onu ayrıca konuşmak lazım. O teknik bir konu.

 

SEZEN AKSU TEVHİDİ MÜSLÜMAN, ÖMER KARAOĞLU MÜŞRİK!

Bazı yazarlarımız, çok bilindik entellektüellerimiz, aslında bizde şunları yazdılar biz müziğimizi yaparken: Tek sesli müziğin tevhit müziği olduğunu, çok sesli müziğin de şirkin müziği olduğunu ifade ediyordu çok önemli entellektüellerimizden bir tanesi. (Ali Bulaç! GYY’nin notu) Ben de tebessüm ederek okumuştum. Yani bu teknik bir şeydir; doğu müziğiyle batı müziğinin, tek seslilikle çok sesliliğin karşı karşıya getirmek elmayla armutun mukayese edilmesine benziyor. Her şeyi zemininde doğru değerlendirmek lazım, koordinatları içinde anlamlandırmak lazım. Türk müziğinin çok sesliliğe taşınamaması onun kusuru ve zaafı değildir. Onun dokusuyla, yapısıyla, seyriyle ilgili bir şeydir. O özel bir müzik algısıdır. Özel bir medeniyet algısıdır. Batı müziğini de çok sesli diye affedersiniz, tukaka denilecek bir şey değildir; zannedildiği kadar bize uzak da değildir. Seslerin ve sazların dünyası hepimizin paylaştığı şu dünya. Onlar içerisinden eğer ahengi, insan gönlünü ve kulağını okşayan güzel hisler uyandıran, onda iyiliği ve hayrı çağrıştıran ürünler ortaya koyabiliyorsanız bunun adresi olmamalı. Doğru iş şudur: Bizim kulağımızda biriken sesler bu coğrafyanın, şu koordinatların insanı olarak bir kültür mirasçısı bir geleneğin mirasçısı olarak bizde tabi ki kendi seslerimizin ve sazlarımızın daha yoğun olarak işleme imkanı verecektir. Tabii olan budur; fıtri olan budur.

 

EN İYİ MÜSLÜMANLIK BİZDE(!) MÜZİK DE... DİĞERLERİ KÜFÜR!

Ama burada Amerika’da müslüman olan birinin kulağında birikmiş seslerle yaptığı müziğe gayri islami müzik deme şansımız yok. Bu şuna benziyor aslında: Hakiki Müslümanlık bizim memlekette diyorlar ya bugün aslında bunun bir başka ifadesidir. Dolayısıyla ben seslerin ve sazların günahı olamayacağına inanıyorum. Bunu da hep ‘gitar gavur olmaz, ney de mümin olmaz’ diye ifade ediyorum.

Batı müziğinde bir tam ses ikiye bölünür major ve minör diye. Bizde koma vardır; bir tam ses 9 eşit aralığa bölünür Türk müziğinde. Şimdi bizdeki bu zenginlik, bu bir zenginlik hakikaten ama bize seslerin ve sazların üstüste farklı frekanslarda icrasına imkan vermiyor. Biraz teknik ama anlatmaya çalışalım: Biz bir makamın üstüne öbür makam dizisini üst üste yerleştirip icra edemiyorsunuz. O zaman aralıklardan ve komalardan vazgeçmek zorundasınız; ahenkli tınlamaz çünkü. Müziğinize zulmetmiş olursunuz. Çok sesli yapmaya çalışanlar var Türkiye’de, bazen yakalıyorlar o uyumu ama çoğu zaman bakıyorsunuz o başka bir şey oluyor keyif alamıyorsunuz dinlerken. Sivas’taki senfoni orkestrası gibi ondan sonra “Sivas Sivas olalı böyle zulüm görmedi diyorsunuz.” Cumhuriyetin ilk yıllarındaydı galiba, yaşanmış bir örnek. Batıda da o ses dizileri üst üste bizim üçlü beşli sekizli diye tabir ettiğimiz farklı seviyelerde icra edilerek farklı sazlar ve sesler aynı ses tınısını farklı frekanslardan tınlatırlar. Üst üste oturturlar çok sesli müzik dediğimiz şey budur. Major ve minör dediğimiz dizi kalıplarını kullanırlar. İki müziğinde doğası farklı; neşet ettiği zemin, doku farklı. Ama bu iki müzik alış veriş içine girebilir mi? Evet. Ne yaptığını bilen insanların, iyi müzisyenlerin elinde iyi ürünler ortaya konulabilir ki bunun örnekleri var Türkiye’de. Bir klasik kemençecimiz bir caz piyanistiyle oturup farklı arayışlar, sentezler, denemeler yapıyorlar. Bugün bunların sentez olgunluğuna kavuştuğunu söylemek mümkün değil. Bir de sağlıksız alış verişler yapılıyor. Mesela Karacaoğlan’dan bir türküyü dinliyorsunuz ama Batı çok sesliliği içerisinde ruhun kaybolduğunu hissediyorsunuz. O ruhu alamıyorsunuz. O ne türkü oluyor ne de batı müziği oluyor, başka bir şey olup çıkıyor. Batı müziği seslerini ve sazlarını müziğinize davet edip işleyebilirsiniz. Bizim kalıplarımız içerisinde denemeler, doğaçlamalar yapabilirsiniz. Aynı şekilde doğu sazları, türk sazları batı müziğine davet edilebilir ve davet ediliyor da. Bugünlerde o da yapılıyor, modalaştı artık. Mesela bir Mercan Dede var herkes Mercan Dede diyor. Neyi keşfettiler, doğu sazlarını keşfettiler batılı müzisyenler. Misafir ediyorlar sazlarımızı. Ama dikkat edin, iskelet, alt yapı batıdır.

 

ADAM YARARLANIYOR AMA...

Batılılar bizden daha iyi yapıyor bu işi. Batılı müziğinin dokusunu iskeletini değiştirmiyor, renk saz olarak yararlanıyor doğunun seslerinden ve sazlarından. Yani o çok seslilik armonisi içerisinde değerlendiriliyor. Bizde öyle olmuyor. Çünkü üç dört tane müzik adamı resmi ideolojinin ya da kurumların da yönlendirmeleriyle zaten anlamlı birkaç iş yapabildiler. Bizim bu anlamda kıymetlerimiz de az mağdur edilmedi; tabi onu da söylemek lazım yeri gelmişken. Örneğin Bekir Sıtkı Sezgin. Bu anlamda çok da taltif gördüğü söylenemez yaşadığı dönem içerisinde. Ama konservatuar hocalarından Dr. Suphi Ezgi; ilk teorik denemeler onundur örnekleriyle yaptığı. Bu söylediğimiz şeyler son kırk elli yılda olan şeyler. Saadettin Arel Türk müziğini Batılı kalıplarla örneklendirmeye çalıştı. Onu dünyaya tanıtmaya çalışan bir iki hoca var orijinal bir şekilde Türkiye’de. Sonra tartışmalar kısır bir şekilde devam edip gidiyor. ‘Bizim müziğimiz çağdaş müzikler arasına giremeyecek çok sesli olmadığı sürece’ ama bu kadar basit değil hadise. Müzik de bizim müziğimizdir, batıdan müzik çıkmaz diyenler de var.

 

EĞİTİM ALMIŞ AMA KAFA BASMIYORSA...

Konservatuar mezunu bu işin eğitimini almış, müzik eleştirmenliği yapan arkadaşlardan bile bunu söyleyenler var. Mesela batı müziği aklın müziğidir der mesela bir arkadaşımız; doğu müziği ise yüreğin müziğidir der bir arkadaşımız. Sizce anlamlı mı? Bana çok sıcak gelmiyor. O aydınlanmacı dönemine, moderniteye, Descartes ve kartezyen düşünceye eleştiri yapmak için bunu söylüyor. Batı müziğini böyle diye tanıtıyor. Mesela şunu söylüyor hatırımda kaldığı kadarıyla: Batı için Descartes neyse Bach’da odur. Müzisyen olarak Bach ilk defa işte o polifoniği çok sesliliği, Kiliseyle aralarındaki makası kapatmış bir müzisyendir. Gerçekten Bach’la bir sıçrama yaşadı Batı müziği. Sonra önemli müzisyenlerden işte Mozart, Beethoven gerçekten güçlü eserler vermiştir ve hemen hepsi de kilise içerisinde müzik yapan insanlardır. ve kiliseye sipariş ilahiler yaparlar. Dolayısıyla bu dönemde ürün vermiş bu adamların yaptığı işlerin hepsine bunlar aklın müziğidir demek en azından bu klasiklere saygısızlık olur. Bu klasikler doğrudan tırnak içinde “tanrı sevgisi için yapılmıştır. İsa’ya yakarışlar gibi ifadeler taşırlar o sonatların içerisindeki bölümlerin başlıkları, mısraların ifadeleri dinidir aslında ağırlıklı olarak. Hayır, seslerin ve sazların dünyasında çok masum kesitler vardır ve onlar tek başına aklın eseri değildir, olamazlar. Gerçekten böyledir. Batı müziğinde evrensel dediğimiz bir dil vardır. Ben sadece bir müzik adamı olarak değil, bir dinleyici olarak dinlediğimde bazı Batı müziği eserlerinin sizi alıp bambaşka diyarlara götürdüğünü hissedersiniz. Belki bu Itri ya da Dede Efendi için Arif Bey için mümkün değildir. Müzik adamı olarak onun gönlünde ya da zihninde etkiler bırakacak müziklerdi bunlar. Ama şunu söylemeye çalışıyorum az önce tasvir etmeye çalıştığım. Zihin dünyamız dediğimiz algı dünyamızda bizim kadar etkilenmeyebilirlerdi. Sebep şu: Biz bir kilit noktada yaşıyoruz, bir coğrafyada, o coğrafya o kadar küçüldü ki, bir yönüyle hakikaten batıdan sazlar ve sözler duyuyoruz. Bunu en az 200-300 yıldır duyuyoruz. Ben Cumhuriyetle başlatmıyorum bu süreci. Biliyorsunuz II. Mahmut döneminde ilk defa 1828’de Muzika-yı Humayun’u kuran ve İtalyan Donizetti’yi başına getirip paşa ünvanı veren. Bu Cumhuriyetle başlamış bir şey değildir. Bazı muhafazakar ya da dindar İslamcı çevreler Cumhuriyetle başlatırlar bu süreci ağırlıklı olarak ama orda ipuçları var. Hatta II. Mahmut’a Donizetti bir marş, Mahmudiye marşı hediye eder. Batı müziği kalıpları içerisinde icra edilmesi için, musikimizin böyle bir seyre dönüşmesi için çabalar sarf eder. Kendisinden sonra işte Abdulmecit tahta geçer ona da bir Mecidiye marşı hediye eder. Sonra daha da ileri giderek Cumhuriyet şunu yapmıştır; 1930’lu 1935’de olsa gerek. yıllarda sanırım. Bir başka Batılı müzisyeni getirerek Anadolu’da türkülerimizi keşfe çıkarır. İyi bir hocadır, iyi bir üstattır, gerçekten iyi bir bestekardır. Anadolu’da bütün türkü repertuarını (derlenmiş ya da derlenmemiş), türküleri keşfetmeye koyulur. Amaç onları Batı müziği formlarına taşıyıp çok sesli hale getirmek bütün dünyaya dinletebilecek hale getirmek. Cumhuriyetin müzik ideolojisini, yaklaşımını biliyorsunuz. Ama tek başına ben batının ya da doğunun ses ve sazlarının günahkar olduğunu düşünmüyorum. Doğunun çok mümin olduğunu batının da çok gavur olduğunu söylemek doğru değil bence.

Bir şeyin Müslüman’ca ortaya konabilmesi için tüm terimlerin İslami olması gerekmiyor. İçinde veliler, evliyalar bulunması gerekmiyor. Aslında bu bir seküler bir bakış. Piyasalaşmaya müsait oluyor. Popüler bir aşk şarkısı düşünün, gerçekten fıtri, tabii anlamda ürünler değil bunlar. Adam bu şarkı tutar mı diye oturup beste yapıyor. Bu şarkı nasıl tutar diye sözleriyle oynuyor vs... Hangi firmayla iş yapmalıyım, ne yemeliyim, ne içmeliyim, nerelerde görünmeliyim. Bir “imaj uygarlığını” yaşıyoruz. Dolayısıyla o arkadaş aşk şarkısı, sanat yapmış olmuyor. Keşke yapabilseydi. Ben hırpalanmış bir aşk algısına doğru gidildiğini düşünüyorum. Aşkın orijinal anlamı bir erkekle kadının o tabii aşkı fıtri bir şeydir. Popüler kültürün ürettiği aşka da itiraz ediyoruz, aşksız kalmaya da. Yani şu da sağlıklı bir insan ve Müslüman tipi değil: Sevmeyen, aşık olmayan, dünya nimetlerinden azade, adeta münzevi bir Müslüman tarifinin de çok sağlıklı olmadığını söylüyorum. Dengeyi yakalamak lazım. Bize o bahsettiğiniz o yeşil pop nitelemeleri kötü bir döneme denk geliyordu. Ticarileşme ve piyasalaşma boyutu olan şeyler bunlar.

-Sezen Aksu’nun ‘Lailahe İlallah’ını takdir edip sizinkine şirk diyorlar.

-Evet öyle söyledi bir ağabeyimiz(!). Formumuz alaturka değilmiş, polifonikmiş, batı müziği sesleri ve sazları kullanıyormuşuz çalışmada çok sesli vokallerimiz varmış... İyi de ben tekkede doğmadım ki. Türkiye’de yıllardır iyi kötü Batı eserleriyle büyümüş bir neslim. Bizim kulağımızda biriken seslerle çağıma uygun ben ne yapabiliyorum. Çağımda, yaşadığım zamanda söylemem gerekenleri bu gibi şeyleri kullanarak nasıl yapabilirim. Dünden haberdar, gözünü yarına dikmiş ama ayağı buraya basan sanatçı olarak iş yapmak lazım. O yüzden gereğinde Irak’tan, Filistin’den, başörtüsünden de bahsederiz. Bu tür rahatsızlıklarınız yoksa sorun üretmeyecek, arızasız sözler sarf edersiniz. Türkülerin %50’yi aşan bölümleri evlenmiş gelinlere yapılmış. Türküleri de elemek lazım. Köprüden geçen gelin artık evlenmiştir. Ozan otursana yerinde. “Köprüden geçti gelin/Gelip de bir buse verseydin” ozan türkü yakıyor ona. Aslında ahlaken de sorunlu türkülerimiz var. Elden geçirilmesi gerekir. Melodilerine bir şey demiyoruz. Muhtevası itibariyle gelenek her zaman bizi anlatmıyor. İnsan insandır zaaflarıyla, kusurlarıyla, kazanımlarıyla. Gelenek de böyle bir şeydir. Geleneğe olduğu gibi altına imza atıp bunu din gibi algılamamak lazım. Öyle bir akım da var maalesef.

Sanatçı için zaruretler vardır. Önce vahyi anlamak lazım, hayatın temeline onu oturtmak lazım. Sonra hacetler (ihtiyaçlar) vardır. Sonra sanat vardır. O dünyayı o istikameti besler sanat. Yoksa onu inşa etmez tek başına. Piramit tersine çevrilince ne olduğunu Batı’da görebiliyorsunuz. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika ve İngiltere’deki gençler rockla tepki verdiler. Çok hoş örneklerdi onlar. Arşivlerden dinliyoruz. Böyle bir tepkisellikten doğuyor. Benim babam savaşta niye ölüyor diyor ve doğal bir tepki veriyor. Elves Presley’ler, Beatles, yine Bob Daylon bizimkilerin son zamanlarda öykündüğü. İlginçtir aslında Bob Daylon çok da protest değildir. Pink Floyd, Eric Clapton. Ama bu örnekler bizi anlatmıyor. Onlar Pink Floy dinliyor tepkisellik olarak ama Bosna’da Sırp canilerin cebinden Pink Floyd’un resimleri çıkıyor haberi yok. Bu ilginç bir çelişki. Bu onun zihninin, problemli dünyasının ürettiği değeri. Moore kendi toplumuna, Amerika’ya bir başkaldırı değildir. Moore’nin çıkışı reaksiyonerdir ve sistemi yeniden onarmaya yöneliktir. O yüzden ben Ahmet Kaya olmam. Mevcut ideolojiler içerisinde bir ideolojiye basmıyor ayağım; biz bir inançlar manzumesine inanıyoruz. Tezimiz var. Bir reaksiyoner değiliz ki, tepkici değiliz ki. 80’li yıllarda Müslümanlar bunu göremedi, algılayamadı. Aslında biz hayatı yaşıyorduk.

Kendi toplumu içerisinde Pink Floyd ve diğer örneklerin verdiği tepkiler çok anlamlı aslında. Sayıları az o yüzden heyecanlanıyor arkadaşlar. Ama bilim çevrelerinde de böyle ilginç çıkışlar, tepkiler var. Amerikan, toplumunda ve Batı toplumunda da vardır. Örneğin Pink Floyd’un “The Wall” ve “Dark Side Of The Moon” parçalarında sözleri itibariyle baktığımızda da sisteme, eğitim sistemine ciddi eleştiriler var. “Öğretmenler istemiyoruz sizi, defolun gidin” diyen bir şarkı. Buna benzer cevaplar bizim toplumumuzda üretilebilir, anlamlıdır da yani. Güzeldir de bu çabalar. Çünkü Türkiye’de bu anlamda söylenecek çok şey var, az şey yok. hatta kara mizah malzemesi olabilecek çok enteresan örneklerdir.

-Başbakan en son ne zaman dinledi sizi?

-Sanıyorum İzmit Körfez’de seneler önce dinlemişti.

-Bilimsel çalışmalar ne alemde?

-Biriktiriyorum. Zaman zaman fırsat buldukça yazmaya çalışıyorum. Osmanlı İktisadi ağırlıklı çalışmalar devam ediyor.

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 8
Bugün : 301
Bu Ay : 17208
Toplam : 26466

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom