Sütte Neler Oluyor

Okul kantinlerinde gazlı içeceklerinin yasaklanmasının ardından başlatılan sütte bakteri ve kanserojen tartışmalarını Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Ahmet Çolak değerlendirdi.

Sütte Neler Oluyor Malatya Yaşam-Sağlık

Okul kantinlerinde gazlı içeceklerinin yasaklanmasının ardından başlatılan sütte bakteri ve kanserojen tartışmalarını Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Ahmet Çolak Milat’a değerlendirdi. Çolak, UHT ve Pastörize sütün herhangi bir tehlike içermediğini aktardı.

Milat Gazetesindeki yapılan röpörtajda, Sütteki tartışmaları, sütün insanlar için önemini GDO’nun artılarını eksilerini, her ıslah edilmiş ürünün GDO olup olmağını işin uzmanına; Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Çolak’a sorduk. Süte ve tarım ürünlerine dair doğru bildiğimiz yanlışları Ahmet Çolak, okuyucularımız için anlattı.

Son günlerdeki sütle ilgili iddialar var bu iddialar ne kadar gerçeği yansıtıyor?
Bu iddialar zaman zaman biliyorsunuz çok spekülatif biçimde çıkıyor piyasaya. Geçen yıl da kırmızı et listeria ve salmonella bakterileri ile gündeme gelmişti. Oysa bu bakteriler zaten ette var sadece ette değil diğer maddelerde de var. Önemli olan bunların yıkanarak ya da hijyen koşullarına uyularak ya da haşlanarak yok edilmesi. Şimdi sütte de benzer bir durum var.

Kesinlikle öyle arsenikli süt diye bir şey yok. Bu tamamen uydurma. Burada sorgulanan pastorize edilmiş süt acaba besin değerini kaybediyor mu ya da UHT tekniğiyle işlenmiş süt besin değerini kaybediyor mu? Şimdi hemen bakalım süt tabi kutsal bir ürün bunu belirtelim. Anne sütü biliyorsunuz bir canlının dünyaya geldikten sonra hayata tutunabilmesindeki en önemli besin kaynağı. Bir insan yaşamındaki en önemli besin öğesidir.

Türkiye’de yeterince süt tüketiliyor mu?

Bir de acı bir tablo var Türk çocukları yeterince süt içmiyorlar. Örnek verecek olursak Finlandiyalı çocuğun içtiği sütün 6’da birini içiyor Türkiye’deki çocuklar. Çocukların hepsinin elinde gazlı içecekler var ama süt içmeye özendirilmiyorlar. Tabi ki ama sütü zorla içirecek değiliz, eğitim ve kampanyalarla sevdirmek lazım.

Diğer yandan süt pastörize edilirken besin değerini kaybediyor mu?

Pastörizasyon sütün içindeki özellikle zararlı(patojen) bakterilerin yok edilmesine yönelik bir ısıl işlem. Bu zararlı mikropları öldürür. Pastörizasyonda kaynama noktasının altındaki bir sıcaklıkta 80-100 santigrat derecede bir dakika bekletilir. UHT tekniğinde çok daha yüksek sıcaklıkta 135-140 derece santigratta süt sadece bir-üç saniye bekletilir ve bu tekniğe göre sütün içinde hiçbir zararlı mikroorganizma kalmaz.

Açıkta satılan sütlerin riskleri

UHT ile pastörize arasında ne fark var?

Pastorize ettiğimiz süt günlük süttür; dolap ömrü buzdolabında saklamak koşuluyla iki-dört gündür. UHT süt ise dayanıklı süt dediğimiz açılmamak kaydıyla soğutucuya gerek duymadan aylarca rafta kalabilen bir süttür. Raf ömrü 4 aydır ortalama. Ancak şunu vurgulamak lazım açıldıktan sonra mutlaka buzdolabında kalmalı ve iki gün içinde tüketilmelidir. Peki neden bu tür iddialar ortaya atılıyor bunu bilmek pek kolay değil.

Burada belki de belli ticari kaygıları aramak lazım. Ama halkımızın aklını karıştırmanın da mutlaka bir bedeli olmalı bence. İşin uzmanı olmayan kişiler böyle çıkıp süt kanser etkisi yapar, yok sütü içerseniz kanser olursunuz diyemez. Bunu diyebilmesi için ortaya bilimsel sonuçlar koymalıdır. Tehlike açıkta satılan sokak sütlerinin alınması.

Açıkta satılan süt neden tehlikeli?

İçindeki mikroorganizma olayını bilemiyoruz. Ne ölçüde mikroorganizma var bilemiyoruz.
Oysa sütü işleyen tesislerde yani her türlü yasal nizami işletmede sütün bakteriyolojik muayenesi mutlaka yapılır. ve istenen bakteri oranının çok üstünde olan sütler işleme alınmaz imha edilir asla tüketiciye sunulmaz.

Bizim insanımız da bu bakteriyi öldürmek için alıyor sütü onlarca dakika kaynatıyor. Dakikalarca kaynayan bir sütün içerisinde besin maddeleri barınabilir mi? Proteinler enzimler vitaminler hepsi bozulmaya uğrar. Ama biz yüksek sıcaklıkta da olsa çok kısa süre geçirdiğimiz ve akabinde hızla soğuttuğumuz için orda proteinler vitaminler bozulmadan sadece bakteriler ölüyor ve sütün besin değerinden bir şey kaybedilmiyor. Sokak sütlerinde bir diğer tehlike de aflatoksin olayı, bu son derece önemli.

Az önce saydığım nizami işletmelerde tabi ki hayvanlara değişik nedenlerle antibiyotikler veriliyor olabilir. Örneğin doğum yapan hayvanlara verilebilir. Bu hayvan zaten sürüden ayrılır, bunun sütü özel sağılır ve buzağıya bile verilmez bu süt imha edilir. Bu gerçeği bir kere halkımızın bilmesi gerekir. O nedenle antibiyotikli süt diye bir şey asla olmamalı. Tabi ki merdiven altı üretimlerde sokakta satılanlarda bunun denetimi yok.

Bu yüzde yüz zararlı diyemeyiz ama kontrolü olmadığından başlı başına bir tehlike. Öte yandan hayvanlara verilen yemler eğer mantarlar ve küflerin bulaşığı ile etkilenmiş ise küflü bir yemse bazı mikotoksinlerin bu yem içinde ürümesi söz konusu olmuşsa ki bunlar aflatoksin diye anılırlar ve direk kanserojen etki yaparlar.

Yani sokak sütü içen insanlarımızı bakteriler nedeniyle meydana gelen zehirlenmeler antibiyotik kullanımı nedeniyle meydana gelen yan etkiler ve aflatoksin nedeniyle de kanser riski beklemektedir.

Son yıllarda Türkiye de hayvancılıkla ilgili gelişmeler iyiye gidiyor sizce durum nasıl?

Bunu ne yazık ki tam olarak söyleyemeyiz. Türkiye de özellikle hayvan üretim politikalarında ciddi hatalar var ve ne yazık ki bu hatalar hükümetimizin son birkaç yılında da tekrarlandı. Yani geçmiş hükümetler döneminde yaşanan talihsizlikleri bir daha yaşadık. Biliyorsunuz kırmızı et fiyatları 40 bin liranın üstüne çıktı. Bu peki bize reva mı, hayır. Çözülebilir mi, evet. Şu anda bakanlığın aldığı birtakım önlemler var ve yatırımcılar bu konuda hayli istekli görünüyor. Kaybettiğimiz hayvancılık altyapımız yeniden kurulmaya çalışılıyor. Tabi bizim burada tabiri caizse üvey evlat muamelesi yaptığımız keçiler var. Yani keçiyi biraz anımsatmak lazım.

Neden keçi?

Keçi sütü anne sütüne en yakın süt. Ama keçiler nasıl hayvanlar keçiler ormanları yok eden tarıma zarar veren diyerek bütün keçiler yok edildi. Ben Ankara dan geliyorum Ankara keçisinin soyu tükenmek üzere ancak sadece bizde ve Atatürk Orman Çiftliği gibi birkaç yerde var. Keçiciliğin mutlaka özendirilmesi lazım ancak şuna dikkat edilmesi gerekir. Bir defa rastgele keçi getirilmesin dışarıdan rastgele koyun getirmesinler yani et süt politikalarında öncelikle süt hedeflenmeli süt üretiminden yola çıkarak besiciliğe geçilmeli ve buna göre hayvanlar seçilmeli.

Üniversitelerle çiftçi arasındaki diyalog nasıl sağlanır?

Hemen şunu söyleyeyim. Bizim hocalarımız bireysel anlamda pek çok eğitim faaliyetlerine katılıyorlar ancak benim düşüncem şu. Bu eğitim faaliyetlerinin yani üniversitenin ürettiği bilimsel bilginin pratiğe aktarılabilirliğini sağlamak ve tabi ki öncelikle çiftçiye aktarmak. Bunun çok örgütlü çok organize biçimde yapılması ve biraz da devlet eli ve çiftçi örgütlerinin elinin değmesi lazım. Üniversitenin de bu işin tam göbeğinde olması lazım.

Diğer bir kanayan yara hızlı sanayileşen ülkemizde tarımda teknoloji kullanımı. Tarımda teknolojiyi çok az kullanıyoruz kullandığımız zaman da çok doğru kullanmıyoruz. Çok sayıda iş kazaları var elini, kolunu, çocuğunu, gelinini kaybedenler var. Pek medyaya yansımıyor ama bu konuda çok ciddi vakalar var. Bu konunun da çiftçi örgütleriyle üniversitenin işbirliği ile gerçekleştirilecek eğitimlerle mutlaka giderilmesi lazım.

GDO’nun Terminatör olma riski var

GDO ile hibrit tohumun aynı olduğuna dair bir algı var. bu algı doğru mu?

Şimdi hibrit başka GDO başka bir şey. Hibrit özellikle ıslah çalışmalarında ve ıslah yöntemleri içerisinde bizim F1 dölü dediğimiz, yani verimce iyi özellikleri taşıyan tohumdur. Örneğin böyle bir sebzede tat, lezzet, koku, aroma, irilik, buğdayda, çimlenme gücü; bir başaktaki tane sayısı bunun gibi özellikler aranan iyi özelliklerdir. Bunları en iyi geliştirecek tohumlar hibrit tohumlardır. Yalnız hibrit tohumların bir özelliği var, bunlar üreme yetenekleri elinden alınmış tohumlardır. Hibrit tohumu siz tekrar bir sene sonra ekip yüksek verim alamazsınız. Onu hep satın almak zorundasınız tohum firmasından. Diğer bir konu GDO, modern biyoteknolojinin onlarca uygulamalarından sadece biri. Genetiği değiştirilmiş organizma demek.

GDO’ya neden ihtiyaç var?

GDO gelecekte gerekli olabilir, Türkiye için bunu hemen vurgulamak lazım. Çünkü kültürel yetiştiriciliğini yaptığımız bitkilerin doğadaki çeşitliliğinin sınırlarına yavaş yavaş yaklaştığımızı bilim insanlarımız söylüyorlar. Tabii insanoğlunun bu çabası artık sınırlı hale gelince değişik yöntemler arıyor neden çünkü açlık var. Dünyanın bir çok bölgesinde iklim değişikliği var, kuraklık var, çok fazla çevre kirliliği var bunların önüne geçmek lazım. Ürünün ucuza elde edilmesi gerekiyor.

İlacı kullanmazsanız ucuz elde edebiliyorsunuz yani bir girdiyi elemiş oluyorsunuz. Bu anlamda GDO’nun tercih edilebilirliği var. Fakat GDO bu kadar masum mu birdenbire bunları sağlıyor mu? Ne yazık ki iş öyle değil. Genetiğiyle oynarken örneğin bir bakterinin genetik yapısındaki bir genin DNA’sının bir parçasını siz alıyorsunuz üretmek istediğiniz bitkinin hücresi içerisine değişik yöntemlerle aktarıyorsunuz. Dolayısıyla bu bitkinin genetik yapısında bir fark yaratıyorsunuz. Bu yarattığınız fark örneğin neyi sağlıyor.

O bitkinin zararlısı olan böceğin sindirim sisteminin o bakteriden aldığınız genin sindirim sistemini yok edici özelliği olan bir protein sentezlemesi nedeniyle ve artık bu sentezi bizzat bitkinin kendisinin yapması nedeniyle siz doğrudan bitkiyi zararlıya dirençli hale getiriyorsunuz. Şimdi bu zararlıların çoğu bitki yiyen böcekler. Bitkiyi yiyince sindirim sistemine o protein gidiyor ama o protein nerden geldi bir bakteriden geldi ve sindirim sistemi felce uğruyor, ölüyor.

Bu şekilde bu böceğin kökünü kazıyorsunuz kökünü kazıyınca bu böceği yiyerek beslenenlerin kökünü kazıyorsunuz. Onu da yiyenler derken bu zincir böyle gidiyor doğanın zincirine siz müdahale ediyorsunuz. Şimdi Allah öyle bir düzen kurmuş ki doğada bütün canlılar birbirinden bir şekilde faydalanıyorlar. Bir canlının gereğinden fazla üremesi veya yok olması o doğal zinciri bozduğundan orada olumsuz fark yarattığından istenen bir şey değil.

Bu son derece önemli bir konu. Ekosistem üzerinde çok olumsuz etkileri olacaktır. Çünkü bir transgenik yani GDO’lu buğdayı aldınız dışarıdan ve ekimin yapacaksınız Türkiye de. Bunu ektiğiniz zaman normal kendi geliştirdiğimiz bir çeşidi de diyelim ki iki km uzaklıkta ektik. Şimdi buradan oraya çok rahat tozlaşma döneminde gen kaçışı olabiliyor arılarla kelebeklerle.

Bunun zararı ne olur?

Bu arada o bitkiyi yiyen arı, kelebek de ölüyor. Bu bulgulanmış bir şey. Bir de ordan kaçan genlerle bizim kendi çeşidimiz zaman içinde özelliğini kaybediyor. Hele hele bu yabani formlara bulaşırsa bu yabani formlarda başkalaştıkları için bir süre sonra bir bakıyorsunuz ki bu bitki dominant(baskın)hale gelmiş bütün sistemi baskılamış ve sadece o yaşıyor. Ne yabani formu kalmış ortada ne başka çeşidi kalmış.

Peki nasıl yetiştireceksiniz bunu. Ürettiğiniz tohumu tekrar ektiğinizde çıkmıyor. Bunlar terminatör teknolojisiyle üretildikleri için yüksek oranda antibiyotik yüklemesi var ve bu bitkilerin sonra yeni jenerasyon oluşturma yeteneği yok. O nedenle bitkinin üzerindeki proteinler toprağa kalıntı bırakıyor ve toprak adeta kısırlaşıyor. Ayrıca verim alamadığınız için dışa bağımlısınız. Bu tohumu nereden aldıysanız yine oradan almak zorundasınız.

Eğer bir gen bankanız da yoksa ortada kaldınız demektir. Böyle bir tehlike var. Bir başka sıkıntı alerjenik etki. İnsan üzerinde yapılan bir çok uygulamada GDO’lu transgenik bitkilerin bazılarının ciddi alerjilere neden olduğu gözlenmiş ve bunlar hemen toplatılmıştır. Tabi bunlar hemen üzerinde çalışılarak giderilebilecek konulardır fakat bir etki var ki o bizi çok düşündürüyor. Özellikle bu teknolojilerin aktarımı sırasında bazı kimyasallar kullanılıyor ve bunların kanserojen olduğu biliniyor.

Bunun dışında bu bitki sonuçta bir toksik (zehirli) madde sentezliyor. Sentezlemeyi sağlayan genetik kalıntıların da sindirim sisteminde sindirilemeden kana karışabileceğine dair ciddi uyarılar var. Henüz bu konudaki beşeri çalışmalarda yeterli bulgular yok belirsiz olan noktalar var. Kimseye de haksızlık etmek istemiyoruz ama bu kadar belirsizliği olan bir ürünü de niye kullanalım.

Son olarak tarımda neler yapılmalı?

Türkiye kendine yetebilen bir ülke Türkiye mısırı da soyayı da kendisine yetecek kadar yetiştirebilir. Yeter ki tarımı iyi organize edelim. Üniversitelerin elde ettiği bulguları çiftçimize anlatabilelim. Ziraat mühendislerinin denetimini ve danışmanlığını etkin hale getirelim, maliyeti düşürelim karlı üretimler ortaya çıkaralım herkes mutlu olsun.

Ama bu biyoteknolojik yöntemleri de uzakta tutma lüksümüz yok. Mutlaka bilmemiz ve geliştirmemiz lazım. Üniversitelerin bu konuda desteklenmesi lazım. Güdümlü projelerle ciddi yatırımlarla üniversiteler bu konuya eğilmeli. Biz kendi fakültemizde böyle bir biyoteknoloji merkezi vasıtasıyla endemik soğanlı yumrulu bitkileri çoğaltmaya çalışıyoruz. 

Kaynak: Milat

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar

Malatya Platformu

Malatya Hava Durumu

malatya hava durumu malatya hava durumu

Site İstatistikleri [05.07.2017'den beri]

Çevrimiçi Ziyaretçi : 6
Bugün : 418
Bu Ay : 18079
Toplam : 27337

Son Eklenen Firmalar

Büyük Otel

FİRMA DETAYI

Hayat Hastanesi

FİRMA DETAYI

Park Hospital

FİRMA DETAYI

Çapa Tarım

FİRMA DETAYI

Çınar Koleji

FİRMA DETAYI

Lojman Taksi

FİRMA DETAYI
Haber Scripti: KayısıNet - Malatya Web Tasarım | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom