

Onun bağladığı zünnâr imiş...
Mescidde riyâ-pîşeler etsin ko riyâyı
Mey-hâneye gel kim ne riyâ var ne mürâyî
Yukarıdaki beytin nesre çevrilmiş hâli şöyle olur: “Riyakârları bırak mescitte riyakârlık yapsınlar. Meyhaneye gel. Çünkü orada ne riya var ne de riyakâr”. Bu beyitte gündeme getirilen düşünceler, Divan şiiri bağlamında çok da yabancısı olmadığımız düşüncelerdir. Fakat onu söyleyen şairin mesleği göz önüne alındığında birçok insanın zihninde istifhamlar oluşması kaçınılmazdır. Beyit, Osmanlının önemli devlet ve ilim adamlarından Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ye aittir. Onun, şeyhülislâmlık yapmış bir şair olarak mescitle meyhaneyi karşılaştırırken muhatabını meyhaneye çağırması anlamlıdır. Fetvalarında “Amr, Zeyd’in evine şu kadar mesafede ev yapacak olsa ve yaptığı bu evin bir penceresi Zeyd’in evinin falan yerine bakacak olsa Amr’ın bu pencereyi kapatması vaciptir” kabilinden hassasiyetler sergileyen Yahyâ Efendi’nin yukarıdaki beyitte söyledikleri düşündürücüdür. Acaba şair ne demek istiyor? Hayatı boyunca bir kere bile meyhaneye uğramadığı ve ağzına bir damla dahi şarap almadığı herkesçe iyi bilinen birinin insanları meyhaneye çağırması ne anlama geliyor?
Bu soruların cevabını, Divan şiirinin klâsik temalarından biri olan rint-zahit çatışmasında aramak lâzım. Çünkü bütün Divan şiirinde şairlerin bu temayı sıklıkla işledikleri ve rint-zahit çatışmasında mutlaka rindin yanında yer aldıkları görülmektedir. Divan şiirinde zahit, dindar görünmekle birlikte aslında son derece günahkâr, riyakâr, ikiyüzlü ve kalbinde her türlü kötülüğün yuva yaptığı bir tiplemedir. Buna karşın rint, içi dışı bir, doğal, harbî, kalender bir özelliğe sahip olan, kalbinde herhangi bir kötülük bulunmayan, günahı da sevabı da âşikâr olan bir tiplemedir. Şairler daima bu ikinci tipin yanında yer almakta ve zahitle amansız bir çatışmanın içine girmektedirler.
Divan edebiyatımızın en dindâr şairlerinden Fuzûlî, zahidin karşısında yer aldığı aşağıdaki beytinde, “Zahidin Kâbe ihramını kuşandığını söylediler. Araştırdım, meğer onun bağladığı Hıristiyan kuşağıymış” diyerek onun hakikatte nasıl bir insan olduğunu ortaya koymaktadır:
Ka’be ihrâmına zâhid dediler bel bağladı
Eyledim tahkîk anın bağladığı zünnâr imiş
Aşağıdaki beyitte ise Şeyhülislâm Yahyâ, görünürde omzundan seccadeyi eksik etmeyen zahidin yalnız kalınca şarap fıçısının dibinde sızıp kaldığını söyleyerek onun gerçek kimliğini ifşa etmektedir:
Düşer tenhâda zâhid şübhesiz pây-ı hum-ı meyde
Düşürmez gerçi kim seccâdesin zâhirde dûşundan
(Ham sofu görünürde her ne kadar seccadeyi omzundan eksik etmiyorsa da hakikatte zula yerde meyhane fıçısının dibinde sızıp kalıyor.)
Hâlbuki aynı zahit tipi şarap içmeme konusunda sürekli uyarılarda bulunmakta ve insanları şarap içmekten sakındırmaktadır:
Ben günehkârı bugün menetme sûfî içmeden
Kim sorulmaz kimseden yarın günâhı kimsenin
(Ey ham sofu! Bugün, yani bu dünyada ben günahkârı engelleme. Çünkü yarın, yani ahrette kimsenin günahı bir başkasından sorulmaz.)
Yukarıdaki beyitte Necatî Bey, zahitle aynı kategori içinde yer alan sûfîye seslenerek “Ben günahkârı bugün (bu dünyada) içmekten sakındırma. Çünkü yarın (ahirette) kimsenin günahı başkasından sorulmaz” demektedir.
Divan şairleri tarafından portresi çizilen bu zahit tipi, tarihin hemen her döneminde mebzûl miktarda görülebilen ve Allah adına, din adına insanlar üzerinde baskı kurmaya kalkışan, onların ayıp ve kusurlarını araştıran, kimin dindâr kimin günahkâr olduğunu belirleme konusunda kendisini yetkili gören, insanları ayıplayıp kınamayı marifet sayan, sivrilttiği dili veya kalemiyle insanlara sataşan, kendisinin işlediği büyük günahları görmezden gelip başkasının en ufak hatasını diline dolayan baş belası ikiyüzlü bir dindâr (!) tipidir.
Aşağıdaki beyitte yine Şeyhülislâm Yahyâ bu zahit tipine Allah’ın “settâr (=günahları örten)” vasfını hatırlatarak kendisinden rintleri ayıplamamasını ve kusur aramaktan vazgeçmesini istemektedir:
Tutalım gözü açıklardan olmuşsun behey zâhid
Hudâ settârdır ta’n etme rinde ayb-bîn olma
(Ey zahit, kabul edelim ki, gözü açıklardan olmuşsun. Allah günahları örtendir. Rintlerin ayıplarını araştıran biri olma!”
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, evrensel ahlâkî bir değer olarak bütün dinlerde ve bütün büyük öğretilerde zaten vardır. Kimsenin bu evrensel ahlâkî sorumluluğu yerine getirmesine herhangi birimizin itirazı yoktur. Ancak zahidin yaptığı bu değildir. Çünkü onun yaptığı insanları hayra ve iyiliğe sevk etmemekte, aksine hayır ve iyilikten uzaklaştırmaktadır. Çünkü o, gönüllülük esası üzere değil, aksine baskı, yalan dolan, dedikodu ve ikiyüzlülük üzere bu işi yapmaya kalkışmaktadır. Kaldı ki, dindârlık gönülden olmalı, kişiyi dindârlığa çağıran kendi gönlü olmalıdır. Aşağıdaki beyitte XVIII. yüzyıl Osmanlı mütefekkirlerinden Halepli Edîp Efendi bu gerçeğin altını şöyle çizmektedir:
İşâret istemez takvâya merdi kalbi dâ‘îdir
Salâta ehl olan da‘vetle ikrâh-ı kıyâm eyler
Bu beytin özellikle ikinci mısraı, İslâm’a davet konusunda yazılmış onlarca kitabın ortaya koyamadığı büyük bir hakikati gözler önüne seriyor: Meâlen; “Hatırlatmaya gerek kalmaz. Kişiyi takvaya çağıran onun kalbidir. Namaz ehli olan insan, namaz kılması hususunda uyarılınca namaza kalkmaktan erinir ve ondan soğur”. Burada hem davet metodolojisi hem de psikolojik analiz vardır. İşte zahit tipinin insanların din ile olan ilişkilerinde yol açtığı hasar böyle bir hasardır.
Yukarıda Osmanlı İslâm tefekkürünün dev külliyatı olan Divan şiirinden aldığımız birkaç beyitle anlatmaya çalıştığımız zahit tipi, tarihin her döneminde olduğu gibi, günümüzde de insanların Allah ile kurdukları ilişkide sorunlara yol açan ve bu ilişkiyi biteviye zedeleyen, örseleyen ve bozan özelliğiyle yaşamaya devam etmektedir. Halkın din ile kurduğu zayıf bağları güçlendirmeye çalışmak yerine, zayıflığını ileri sürerek bu bağları koparanlar; evrensel ve doğal olarak insanî olan özgürlük, adalet ve refah gibi talepleri -kimden ve nasıl gelirse gelsin- alkışlayacağı yerde vahiyden kaynaklanmıyor iddiasıyla bu talepleri batıl ilan edenler; dinin sahih metinlerini yorumlama konusunda kendilerini yegâne merci görüp farklı yorumları mahkûm edenler; Allah’ın öte tarafta cezasına katlanmak kaydıyla dünya hayatında insana verdiği günah işleyebilme özgürlüğünü gasp edenler; insan olduğumuz gerçeğini göz ardı ederek âdeta meleklerden müteşekkil bir toplum modeli dayatmasında bulunanlar; evet, bütün bunlar Divan şairlerimizin sözünü ettikleri ve yerden yere vurmaktan bir an olsun geri durmadıkları zahit tipinin güncel versiyonlarıdır. Divan şairlerinin sûfî, şeyh, vâiz, nâsıh, şahne ve muhtesip gibi isimlerle de andıkları bu sözde dindâr tiplemesi din için önemli bir tehlikedir. Çünkü bu tipleme ile sembolize edilen insanlar, aslında din için çalışan ve Allah rızası için faaliyette bulunan kişiler değildir. Bunlar kendi nefislerini tatmin etmenin peşinde koşan, kendi nefsanî imparatorluklarına gönüllü veya gönülsüz kullukta bulunacak reaya arayan insanlardır. Büyük mutasavvıf Şeyh Selmân-ı Sâvecî, onların bu nefsanî imparatorluklarına başkaldırısını şu sert sözleriyle dile getiriyordu:
Büt-perestî zi-hod-perestî bih
(Türkçe çevirisi: Ey oğul! Yoksul olmak varsıl olmaktan, puta tapmak da kendine tapmaktan çok daha iyidir).
Kayd-ı mahsûsa: Bu yazımızda geçen zâhit, sûfî, şeyh, vâiz ve nâsıh gibi isimlerin dinî ve tasavvufî terminolojideki aynı isimlerle herhangi bir ilgisi yoktur. Bunlar Divan şiirinin kendine mahsus terminolojisinde, yine kendine mahsus anlam çerçeveleri bulunan birtakım özel tiplemelerdir.
e-posta: cafermum@yahoo.com
MALATYA HAVA DURUMU
Detaylı Hava Durumları [5 Günlük]
SIK KULLANILAN SAYFALAR
» Malatya Nöbetçi Eczaneler
» Malatya Eczanelerin İletişim Bilgileri
» Yeni Malatyaspor Puan Durumu
»
Malatya Sinemalarında Bu Hafta
» Malatya
Tiyatrolarında Bu Ay
» Malatya Namaz Vakitleri
»
Güncel
Döviz ve Altın Bilgileri
» Ulusal Gazetelerin 1. Sayfaları
» Malatya Televizyonlarını İzle
»
Malatya Radyolarını Dinle
»
2011 Dini Günler ve Geceler
» 2011 Resmi Tatil Günleri
»
Güncel Kayısı Fiyatları
» Hal Toptan Satış Fiyat Listesi
» Bizi Destekleyin
»
Diğer Sayfalarımız